Dizginlenemeyen ihtiras ve arzular, bertaraf edilemeyen aşırı imrenme ve kıskançlıklar gibi menfî temâyüllerin doğurduğu huzursuzluktan kurtulabilenler azın azıdır.
Hırs, frenlenmediği takdirde haset denilen kalbî hastalığa müncer olur.
Kendisini hırs ve hasedin girdabına kaptıranlar, er-geç hüsran ve huzursuzluk gayyasına düşerler.
İnsanlık cevherine zarar veren bu temâyüller, aynı zamanda Rabbin taksim ve takdir programına razı olmamaktır; bir isyan suçudur.
İnsanı tûl-i emel girdabında boğan ihtiras ve hasetler; kulun, ahireti unutarak dünya muhabbetine mecnunca bağlanmasıdır.
Diğer bir ifadeyle, nefsin arzularını yenemeyip maddeye köle olmasıdır.
Muhterisin gözü asla doymaz.
O, bu sebeple daimî bir fakirlik hâlinde yaşar.
Manevî bir açlık içinde kıvranır. Her tatminkârlık, onda bir doyum husule getireceği yerde yeni bir iştiha ve hırs uyandırır.
"Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Allah tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder" (Buhârî, Rikâk, 10).
Hırsı doğuran kötü duygu:
Hased.
Hasedin nefisteki tezahürleri çok çeşitlidir.
Haset, ferdin fıtratındaki selîm temâyülleri felç eder, mantığını zaafa uğratır, iman ve tevekkülün tabiî tezahürlerini mağlup ve mahkûm eder. Resûlullah (s.a.v.): "O, dini kazıyıcıdır!" buyurmuştur (Tirmizî, Kıyâmet, 56). Hasetçi, haset ettiği kimseden nimetin alınıp kendisine verilmesini ister.
Bu mümkün olmaz ise "Ne bana, ne ona!" der.
Nimet sahibinin nimet ve istidatlarından asla hoşlanmaz ve onların zevalini arzu eder. Hasetçi; kin, hainlik, intikam, hile ve ayıplama hisleri ile doludur.
Kısacık ömrünü kuruntular ve endişeler içinde geçirir.
"Sakın haset etmeyiniz! Zira haset, ateşin odunu yediği gibi sevapları ve iyilikleri yer bitirir" (Ebû Dâvûd, Edeb, 44).
İhtiras ve hasedin bir aldanış ve neticesinin de bir serap olduğunu Merhum Yunus ne güzel ifade eder: "Dünyaya inanırsın, rızka benimdir dersin, niçin yalan söylersin Çün sen dediğin olmaz!.. Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan!.."
Merhum
Şakîk-i Belhî, bir mezarlığın kenarından geçerken "Buradakilerin çoğu yalancıydı..." der. Sebebi sorulunca: "Onlar hayattayken malım var, mülküm var, evim var demezler miydi Ama şimdi öyle değilmiş!"
Hazret-i Mevlânâ, muhterisin hâline hayret ederek: "İnsana ne oluyor da altının, dünya malının kölesi oluyor Hak yolunda harcanmayanlar nedir Dünya malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefâlet sebebi değil de nedir!"

2