Cahilin tekisin!

-Sen adam olmazsın, ben boşuna uğraşıyorum!

- Cahilin tekisin!

-Ailen seni böyle yetiştirmiş!

- Bıktım senden!

- El âlem kafayı kullanmış zamanında, sen böyle aptal aptal…

- Hiçbir şeyden anlamıyorsun!

- Başkaları olsa çoktan bırakmıştı seni!

- Ne kadar beceriksizsin, tembelsin, sorumsuzsun!

- Seninle evlendiğime bin pişmanım!

- Ne var yani bunda, dert mi bu, sen git bir psikologa görün!

- Kendini biraz geliştirseydin çocuklar da senden bir şeyler alırdı!

- Beni kimler istedi de tuttum sana vardım, ah benim eşek kafam!

- Erkek dediğin böyle mi olur

- Ne kadınlar var, git de onlardan biraz kadınlık öğren!

- Ömrümü yedin, sen ne biçim insansın!

- Anana çekmişsin, o da geçimsizin teki!

*

Bunlar günlük dilde kullanmaya alıştığımız, dilimizi alıştırdığımız saldırı cümlelerinin küçük bir kısmı.

Biz böyleyiz:

Kızdığımızda ağzımıza geleni söylüyoruz.

Sözlerimizin nereye gideceğini düşünmeden söylüyoruz.

Çoğu zaman karşımızdaki de bize "dil okları" fırlattığından, daha fazla yaralanmamak, altta kalmamak için misliyle karşılık vermeye çalışıyoruz.

Hakaret, küçümseme ifadeleri tek taraflı olduğundaysa yani taraflardan biri söylenenleri hep içine attığındaysa sonuç "büyük infilak" oluyor.

İnsan biriktiriyor, biriktiriyor, sonunda öyle bir patlıyor ki…

Allah muhafaza!

Hakaretleşmeler karşılıklı olduğunda, taraflar sürekli olarak birbirlerine yıllar yılı dil okları fırlattığında ise bir süre sonra "duyarsızlaşma" durumu meydana geliyor.

Dayak arsızlığı gibi "hakaret arsızlığı" da gelişiyor.

Sevgiyi ayakta tutan saygı ortadan kalkıyor, ortam iyice çirkinleşiyor…

Kirli sözler havayı bozuyor. Bu ortamdan da çoğu zaman ruhları, kalpleri kararmış bireyler çıkıyor...

KEŞKE O LÂFI ETMESEYDİM!

Biz dilimizi güzel bir şekilde kullanabilsek…

Nerede ne zaman neyin söylenmesi söylenmemesi gerektiğini bilebilsek…

Yanlış anlama ve yanlış anlaşılmalarımız, kavgalarımız, boşanmalarımız çok daha az olacak.

Bugüne kadar "söylemediğimiz için" pişman olduğumuz çok azdır.

Söylediğimiz için pişman olduğumuz ise çok fazladır.

Az ve öz konuşmak çoğu zaman kazandırır.

Gereksiz tartışmaların önüne geçer.

"Keşke o lâf etmeseydim, çok ileri gittim!" dediğimiz çok olmuştur.

Sonra da…

"E, o da kızdırdı ama!" diyerek kendimizi savunmaya çalıştığımız…

BELDEN AŞAĞI KÜLTÜRÜ!

Hakaretler, küçümsemeler, küfürler…

Böyle bir atmosferimiz var aslında, hakemin anasına bacısına söven "fanatikleri" eğer bizim takımı destekliyorlarsa takdir ederiz genellikle.

Hakemin yanlış kararlar verdiğine inanıyorsak, hırsımızı ondan almamız yeterli gelmemektedir, işin içine anayı, bacıyı, sülâleyi, gelmişi, geçmişi katmamız gerekmektedir.

Küfürlerin en önemli unsuru kadınlardır.

Ana, avrat, bacı!

Beyinlerimiz kafalarımızda değil, başka yerlerimizdedir…

Kızgınlıkta ortaya çıkanlar ise saplantılarımız, komplekslerimiz, yetersizliklerimizdir.

Özgüvenimiz gelişmemiştir, kendimize saygımız yok gibidir.

Bu durumun ortaya çıkmasını engellemenin en kolay yolu karşı tarafa saldırmak; kusuru yüksek sesle, şedit hakaretle bastırmaktır.

Dile hâkim olabilmek, dili temiz tutabilmek, kirden arındırabilmek zorlu meseledir.

Neyi, nasıl söyleyeceğini bilen insan, kendini bilen insandır.

Kendini bilen haddini bilir.

Haddini bilenin karşısındakinin kalbinde "dil yaraları" açma ihtimali çok azalır.

"Sen de çok sorumsuz insansın, ev işine yardım etsen ölür müsün" demek yerine, "Ev işlerinde desteğe ihtiyacım var, bana yardımcı olur musun" derseniz, istediğiniz sonucu alma ihtimali artar.

Hiç kimseyi "Çok cahilsin, çok!" diyerek "ilme, irfana" yönlendiremezsiniz…

Aksine, bu sözlerinizle kendinizi "cahil" duruma düşürürsünüz.