Benim niyetim bu değildi

İçimde karşılığı olan ve "yaz," "yaz" diye dürtüp duran bir duygu durumumu yazıp, ondan kurtulmak, o yükü indirmek için geçiyorum bilgisayarın başına, bir heyecanla yazmaya başlıyorum.

Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum... Tam "ohh," kurtuldum diyecekken birden beklemediğim bir taraftan tokat şaklatır gibi bir darbe geliyor ve yazıya oradan tekrar giriyorum. O da ne! Oradan da başka cepheler açılıyor. Derken, içinden çıkılmaz bir hale geliyor yazı. Bir dert varken, ondan kurtulmak için oturmuşken yazı makinesinin başına şimdi başka başka dertlerin içinde buluyorum kendimi. Gel de çık işin içinden çıkabilirsen.

Okurlar yazı yazmayı kolay zannederler. Onun için zaman zaman "Hocam şu konuda bir yazı yazıversen" derler. Tabiî onlar nereden bilsin bir yazının doğum sancısını. Bir de ilginçtir bir yazı konusu sana misafir oluyor, ister istemez günlerce, aylarca taşıyorsun onu zihninde. Gün içinde o konuyu çağrıştıran her unsur, hemen seni o konuya bağlıyor. Böylece defalarca zihin gündemine gelir gider, gelir gider yazılar...

Bir de haydi yazdın diyelim. Bitti diyorsun. Tam dosyayı kapatacakken, "Yok, yok şurası olmadı, şu da o konuyu açan bir örnek, yoksa yazı eksin olur" diyen müfettişler türer içinde. Gel de uğraş zihne tık tık vurup duran bu vicdan azapcılarıyla. Yapacak bir şey yok. İster istemez başlıyoruz tadilata. Emin olun iki, üç yazı yazacak kadar zaman ve yazı unsurları uçuşup durur etrafında. Henüz tamamlanmamış binanın sağındaki solundaki inşaat döküntüleri gibi bir dağınıklığın içinde bulursun kendini. Hay Allah bu dağınıklıktan bir düzen çıkar mı diye düşünürken, tabiî üstün başın toz, toprak içinde kalır ve yavaş yavaş kendini göstermeye başlar muhteşem yapı. Bu sefer mutlu olursun, ohh dersin, değdi emeğe dersin. Ama hakikaten kolay olmuyor bu. Hele bir de dergiye makale yazıyorsan bir altı aylık çalışmayı göze alman gerekiyor. Yapacak bir şey yok. Bu işin de kuralı bu işte.