Son dönemde "Üçüncü Dünya Savaşı" söylemi dillendiriliyor. Hatta bazı uzmanlar savaşın çok cepheli, düşük/orta yoğunluklu ve süreklilik arz eden bir çatışma evresi olarak fiilen başladığını savunuyor. Ukrayna–Rusya savaşı, İsrail–İran hattında tırmanan gerilimler, klasik cephe savaşlarının yerini uzun menzilli füzeler, İnsansız Hava Araçları (İHA), Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA), hassas güdümlü mühimmatlar, siber unsurların aldığı yeni bir savaş karakterini açık biçimde ortaya koyuyor.
Bu dönüşümün en kritik sonucu, sivil alanın doğrudan hedef haline gelmesi. Enerji altyapıları, ulaşım ağları, haberleşme sistemleri, şehir merkezleri ve sivil yerleşimler artık "arka cephe" değil; modern savaşın aktif ve öncelikli muharebe alanları oldu. Kafkaslardan Ortadoğu'ya uzanan geniş bir kriz kuşağının merkezinde bulunan Türkiye, bu yeni güvenlik mimarisinden doğrudan etkileniyor.
SAHADA GÜLÜ BİR AKTÖRÜZ
Askerî kapasite açısından Türkiye; profesyonel ordusu, operasyonel tecrübesi ve gelişmiş savunma sanayi altyapısıyla sahada güçlü bir aktör. Ancak, askerî hazırlık tek başına yeterli değil. Savaşın karakteri değiştikçe, sivil alanın korunması, dayanıklılığı ve sürekliliği ulusal güvenliğin merkezî unsurlarından biri haline geldi. Bu noktada asıl soru; kamu kurumlarının, kritik altyapıların ve toplumun savaş koşullarına ne ölçüde hazır olduğudur.
2009 yılına kadar sivil nüfusun korunması, kritik ve stratejik tesislerin emniyeti, nükleer, biyolojik ve kimyasal tehditlere karşı hazırlık ve müdahale süreçleri gibi hayati görevler Sivil Savunma Genel Müdürlükleri tarafından yürütülüyordu. Bu yapı bünyesinde görev yapan eğitimli sivil savunma uzmanları; farklı tehdit senaryolarına yönelik planlamalar yapıyor, bunlar düzenli tatbikatlarda test ediliyordu. Bu uzman kadrolar aracılığıyla her kurum için sığınak ve korunaklı alan planlamaları hazırlanıyor, acil durum planları oluşturuluyordu.
PEKİ BUGÜN NE DURUMDAYIZ
Murat Kaya, dört yıl Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği'nde Seferberlik ve Savaş Hali Hazırlıkları Daire Başkanlığı yaptı. Emekli Tuğgeneral Kaya'ya, Türkiye'nin sivil savunma yönünden durumunun nasıl olduğunu sordum. Şunları söyledi:
"Bugün küresel ölçekte bir savaş ihtimalinin yeniden ciddiyetle ele alındığı mevcut güvenlik ortamında, Avrupa'dan başlayarak birçok devletin sivil halkını seferberlik ve savaş hâline hazırlamaya yönelik eğitim ve tatbikatlar gerçekleştiriyor. Türkiye'nin, sivil hazırlık ve toplumsal dayanıklılık açısına baktığımızda, 2009 yılında, Soğuk Savaş döneminin devlet merkezli ve klasik sivil savunma anlayışını yansıttığı gerekçesiyle Sivil Savunma Genel Müdürlüğü lağvedilmiş; sivil savunmaya ilişkin görev ve yetkiler, daire başkanlığı düzeyine indirgenerek AFAD bünyesine aktarılmıştı.
Günümüzde karşı karşıya olunan güvenlik ortamı, 2009'un stratejik bağlamından belirgin biçimde ayrışıyor. Sivil alanı doğrudan hedef alan yeni çatışma biçimleri, sivil savunmayı yeniden merkezî ve bütüncül bir güvenlik unsuru hâline getirdi. Bu kurumsal modelin, savaş ve yüksek yoğunluklu kriz koşullarında yeterli olup olmadığı ciddi biçimde tartışılmalı."
ASKERİ GÜ TEK BAŞINA YETMEZ
Değişen savaş karakteri karşısında Türkiye'nin; sivil savunmayı AFAD bünyesinde savaş odaklı bir anlayışla köklü biçimde güçlendirmesi mi, yoksa savaş odaklı ayrı ve uzmanlaşmış bir sivil savunma teşkilatına yeniden ihtiyaç duyup duymadığı stratejik düzeyde ele alınmalı. Üstelik sivil savunmaya ilişkin temel mevzuatın 1960'lı yılların Soğuk Savaş koşullarında hazırlanmış olması da bu ihtiyacı daha da görünür ve acil hale getiriyor. Emekli Tuğgeneral Murat Kaya, sorumuzu şöyle cevaplandırdı:
"16 Ekim 2025 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararıyla bakanlıklar bünyesinde oluşturulan bağımsız

4