Bütün varlıklar içinde çok yüksek bir istidat ve kabiliyette yaratılan insanın kalbine, ebedî olarak yaşamak ve sonsuza kadar saadetli bir hayat sürmek arzusu verilmiştir.
Bütün dünya o kalp ve vicdana verilse yine de tatmin olmamaktadır. Demek ki kalp, ebedî bir âlem için yaratılmıştır ve bu fânî dünyaya razı değildir.
Ancak, kalp dediğimiz şey vücudun her tarafına kan pompalayan et parçası değildir. Fikirlerin aynası olan dimağ ile hislerin aynası olan vicdandır. Her ikisine de kalp denmesinin sebebi, maddî kalbin vücudun fiziksel hayatını devam ettirmesinden, manevî kalbin de maneviyatımızı canlı tutmasından dolayıdır. Maddî kalp sekteye uğradığı zaman, nasıl o insan ölüyorsa, manevî kalp de inkâr ile sekteye uğradığı zaman, o insanın yaşayan bir ölüden farkı kalmaz. Bundan dolayı Bediüzzaman Hazretleri "İman, hayata hayat olsa." der. ünkü, iman insanı gerçek anlamda hayatta tutar. İman olmadan hayat, hayat olmaktan çıkar.
İnsanın manevî kalbinin çok garip bir hâli vardır. Hangi bir şeyle ilgilenir ve severse, onunla bütün kuvvetiyle bağlanır ve hep onunla beraber olmak ister. Ancak, kalp hangi şeye bağlanıp kalırsa kalsın, o şey fânî olduğu için elinden çıkar gider. Aşk derecesinde bağlandığı şeylerin elinden çıkmasıyla, kalpte dayanılmaz acılar ve yaralar meydana gelir. Bu hakikatten anlaşılıyor ki, manevî kalp fânî şeyler için yaratılmış değildir, o ebedî âleme açılmış bir penceredir ve bu fânî dünyaya razı değildir.
İşte, böyle ilginç özelliklere sahip olarak yaratılan insan kalbinden ve vicdanından, âhirzaman şartlarında dünyaya açılan o kadar çok pencereler açılmış ki, insanların ahireti düşünecek ve oraya hazırlık yapacak mecalleri bile kalmamış. Bu dehşetli durumu nazara veren Bediüzzaman Hazretleri şu önemli tespiti yapmaktadır: "Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır; tadili [düzeltilmesi] büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet [insan] ruhundan dünyaya nazır [bakan] pek çok menfezler [delikler] açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah'ın lütfuna [ihsanına] mazhar olanlara müyesser [nasip] olur." (Mesnevî-i Nuriye s. 198.)

5