Dünya da, Türkiye de uzun zamandır kesintisiz bir sarsıntının içinde. Savaşlar, yıkımlar, ekonomik daralma, yerinden edilen hayatlar, büyüyen belirsizlik, gündelikleşen şiddet, aşınan güven... Kriz artık gelip geçen bir dönem değil; yaşadığımız çağın atmosferi.
İnsan alışıyor, en beteri de bu. Önce dayanıyor, sonra kabulleniyor, en sonunda normal sayıyor.
Sürekli alarm hâlinde, sürekli kriz halinde yaşayan insana ne olur peki Bir toplum travmayı kanıksadığında, neyi kaybeder
***
Ekonomik baskı uzun sürdüğünde insanın zihni değişir. Sürekli hesap yapan bir zihin, özgür düşünemez. Sürekli eksik hisseden bir hayat, huzur üretemez. Geleceği belirsiz olan bir toplum yavaş yavaş bugüne sıkışır. Bugüne sıkışan toplum, hayatta kalır ama genişleyemez. İşte bu, modern çağın en görünmeyen yoksulluğudur.
Ekonomik kriz tek başına gelmez. Yanında adalet sorusunu, güven sorununu ve gelecek kaygısını getirir. Bu üçü birleştiğinde kriz, hayatın tamamına yayılır.
Daha az plan yapan, daha az hayal kuran, daha az risk alan insanlar savunmadadır. Savunmadaki insan katılaşıp sertleşir. Sertleşen insan ise esnekliğini kaybeder. Esneklik kaybolduğunda kırılma kaçınılmazdır. Kırılan zihin, en kolay yönlendirilen zihindir.
Ekonomik güvensizlik, yalnızca yoksulluk üretmez; aynı zamanda öfke üretir ve öfke, çoğu zaman gerçek sebebine değil, en yakın hedefe yönelir. Bu yüzden kriz dönemlerinde toplumda kutuplaşma artar, tahammül azalır, sesler sertleşir. Böylece kriz, toplumsal bir zemine yayılır. Geçim sıkıntısının gölgesi genişledikçe şiddetin artması, gençlerin suç ağlarına sürüklenmesi, organize yapıların güç kazanması tevekkeli değildir.
***
Sürekli alarmda yaşayan toplumda eşikler düşer. Tahammül daralır, sinirler gerilir, öfke yüzeye çıkar. Bunu, manşetlerden okumak mümkündür.
Henüz ergenliğini tamamlamamış çocukların birbirini nasıl vahşice öldürdüğünü okuduğumuz haberlerden... Gençlerin şiddete sürüklenmesi tesadüf değildir. Gelecek tahayyülü zayıf olan bir kuşak, enerjisini üretime değil güce yöneltir. Gücü nerede bulursa oraya meyleder. Bazen sokak çetelerine, bazen organize yapılara, bazen de dijital dünyanın karanlık köşelerine.
Aynı gün içinde 6 kadının ketledildiği, üstelik bazılarına yönelik koruma kararlarının işe yaramadığı vakalardan... Bir toplumda koruma kararları kâğıt üzerinde kalıyorsa, tehditler ciddiye alınmıyorsa, hukukun caydırıcılığı günbegün zayıflıyorsa, insanlar ya korkuya ya da öfkeye sığınır.
Komşu tartışmasının, sokak kavgasının, trafikteki bir bakışın ölümcül şiddete dönüştüğü olaylardan. Özellikle büyük şehirlerin, bilhassa da İstanbul'un küçük ama tehlikeli gerilimleri... Basit bir park tartışmasının kavgaya, kavganın şiddete, şiddetin ise cinayete dönüştüğü olaylar artık şaşırtmıyor. Bir yer meselesi gibi başlayan tartışmalar, aslında biriken öfkenin, yorgunluğun ve tahammülsüzlüğün dışa vurumu. Bazen bir bakış, bazen bir söz, bazen birkaç santimlik park mesafesi... Bir anlık cinnetle hayatı geri dönüşsüz biçimde değişen, hayattan geri dönüşsüz bir şekilde koparılan insanlar.
Kucağında 14 aylık bebeği olan bir babanın sokak ortasında, el kadar bebeğin kafatasını çatlatacak şiddette odunlu saldırıya uğradığı iddiasından... Üstelik saldırganların kendilerini "aşiretiz" diyerek tanımlayıp bunu bir korkutma ve üstünlük aracı olarak kullandıkları iddiasından...
Bebeğin yaralanmasının saldırıdan değil, araç içindeki sert bir fren sonucu torpidoya çarpmasından kaynaklanmış olabileceği; buna rağmen suçun karşı tarafa yıkılmaya çalışıldığı öne sürülüyor sonra. Bir insanın, kendi husumeti için gerçeği çarpıtabilecek, hakikati istismar edebilecek kadar öfkesine teslim olması... Üstelik bir bebeğin güvenliği, bir öfke anında bu kadar kolay riske atılabiliyor... Burada sadece şiddet değil, kayda değer bir bilinç kaybı vardır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun, ortaya çıkan manzara benzer: Güven zedelenmiş, akıl geri çekilmiş, öfke yön tayin eder hâle gelmiş.
Bu örneklerin her biri tek başına birer suç dosyasıdır ama birlikte okunduğunda başka bir gerçeği gün yüzüne çıkartır. Gücün hukukun yerine geçtiği gerçeğini. Kendini bir aidiyete, bir kimliğe, bir üstünlüğe dayandırarak şiddeti meşru gören anlayış, yalnızca bireysel bir sapma değildir; toplumsal zemindeki boşluğun da işaretidir. Hukukun zayıf hissedildiği yerde kaba güç cesaret bulur. Şiddetin işe yaradığına inanılan bir iklimde, şiddet yalnızca araç değil, dil hâline gelir. Peki bu zihniyet nasıl oluşur
Cevap çoğu zaman tek kelimeye indirgenir; eğitim. Eğitim şart... Doğru ama eksik. Eğitim tek başına bir sihir değildir. Eğer bir ülkede gençler gelecek göremiyorsa, liyakat tartışmalıysa, adalet duygusu zedelenmişse, eşitlik fikri aşınmışsa; okul yalnız başına karakter inşa edemez. Eğitim, ancak üzerinde duracağı sağlam bir zemin varsa işe yarar.
Üstelik bugün tartışma yalnızca eğitimin yetersizliği değil; yönü. Son dönemde eğitim alanında yaşanan bazı olaylar, meselenin yalnızca pedagojik değil, siyasal bir gerilime dönüştüğünü gösteriyor. İzmir'de bir okulda, henüz 9 yaşındaki çocuklara müfettişler tarafından dini ve siyasi içerikli sorular yöneltildiği iddiaları kamuoyuna yansıdı. Dokuz yaş. Daha hayat bilgisi dersinde "hak, sorumluluk, saygı" kavramlarını yeni öğrenen çocuklar... Usul vardır, erkan vardır, çocuk psikolojisi diye bir şey vardır. Eğitim denetimi ayrı bir şeydir; çocukları siyasi tartışmaların ortasına çekmek ayrı. Bir okul, öğrenme alanıdır; ifade özgürlüğünün, merakın ve güven duygusunun geliştiği yerdir. Eğer çocuk, okulda kendini rahatça konuşamayacak, yanlış bir cümle kurduğunda başına iş geleceğini düşünecek bir iklime maruz kalıyorsa, orada eğitim değil, korku üretimi başlar.
9 yaşındaki çocuklara sorgu diliyle yaklaşmak, pedagojik değil bürokratik bir refleksin ürünüdür ve bu refleks, eğitimin ruhuna kesinlikle aykırıdır.
Benzer bir huzursuzluk, akademisyenlerin ve sanatçıların kendilerini laiklik vurgulu bildiriler yayımlamak zorunda hissetmelerinde de görülüyor... Düşünce ve eğitim alanı savunma refleksiyle konuşmaya başladığında, mesele yalnızca kültürel bir tartışma olmaktan çıkar; güven meselesine dönüşür.
Son günlerde okullarda çocuklara ilahiler dinletilmesi ve bunun etrafında oluşan tartışmalar da bu gerilimin başka bir yüzü... Konu yalnızca bir müzik tercihi ya da kültürel pratik değildir; mesele, eğitimin sınırlarının nerede başladığı ve nerede bittiğidir. Pedagojide bilinen bir gerçek vardır: Ritmik tekrar, özellikle çocukluk döneminde, bilgiyi doğrudan bilinçaltına taşır. Mantık süzgecinden geçmeden yerleşen her içerik, zamanla düşünceden çok refleks üretir. Bu, bir öğretme yöntemidir ve her yöntem gibi nasıl, ne için ve hangi çerçevede kullanıldığı belirleyicidir. Dolayısıyla tartışmanın kendisi bile, toplumun eğitime yalnızca akademik değil, zihinsel ve duygusal bir güven alanı olarak baktığını gösterir.

4