Ortadoğu'da Yeni Perde; İran - Gerçekler Başka, Hesap Başka

Bu savaş bir gecede doğmadı. Haftalardır, hatta aylardır adım adım örülen bir gerilimin kaçınılmaz sonucuydu. Sertleşen açıklamalar, karşılıklı tehditler, "son uyarı" tonundaki mesajlar... Her biri yaklaşan kırılmanın habercisiydi. Sonunda beklenen eşik aşıldı.

Geçtiğimiz yıl yaşanan 12 Gün Savaşı, aslında bugünün önsözüydü. O günlerde Washington'dan yükselen mesaj netti: İran'ın nükleer kapasitesine ağır darbe vurulmuştu, tehdit geriletilmişti. "Görev tamam" havası estirilmişti.

Bugün ise aynı başlık yeniden savaş gerekçesi olarak önümüze konuyor. Eğer tehdit o zaman bertaraf edildiyse, şimdi ne değişti

Trump'ın dün söylediğiyle bugün söyledikleri arasındaki mesafe kimseyi şaşırtmıyor artık. Asıl mesele ortaya konan gerekçelerin ötesindeki hedefler. İran'ın caydırıcılığını kırmak, bölge genelinde kurduğu vekil ağını, nüfuzu çözmek ve İsrail'i güvenlikten ticarete kadar Ortadoğu'nun merkezine yerleştirmek. Bunun yanında Körfez'deki enerji akışının kesintisiz sürmesini sağlamak, petrol ve doğalgaz hatlarının güvenliğini garanti altına almak ve İran'ın bu enerji havzaları üzerinde daha fazla güç ve nüfuz kazanmasının önüne geçmek...

Washington ve müttefikleri açısından diğer bir kaygı da, İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşarak Kuzey Kore benzeri bir caydırıcılık elde etmesi ve bu gücü bölgesel bir baskı aracına dönüştürmesi ihtimali. Bu yüzden hedef artık yalnızca çevredeki halkalar değil; doğrudan sistemin kalbi.

Fakat bu tabloyu yalnızca jeopolitik hesaplarla açıklamak eksik kalır. Washington'da iç politik dengeler de en az bölgesel strateji kadar belirleyici. Trump'ın kamuoyu desteğinin son dönemde ciddi biçimde gerilediği, özellikle Epstein dosyasında yeniden gündeme gelen kirli ilişkilerin Trump'ın üzerinde ağır bir baskı yarattığı bir gerçek, desteğinin yüzde 40'ların altına indiği konuşuluyor. Dolayısıyla bu izlerin acilen kamuoyundan silinmesi, unutulması şart. Böyle dönemlerde dış krizlerin iç gündemi gölgelediği ve kamuoyunun dikkatini başka bir yöne çevirdiği siyasetin bilinen reflekslerinden biri ve Trump bunu sonuna kadar kullanmaya kararlı... Kasım ayında yaklaşan seçimler Washington'daki gerilimi daha da artırıyor. Seçimlerde "topal ördek" konumuna düşeceği ve ardından hukuki dosyalarının yeniden açılacağı konuşuluyor.

***

Şu an sahada olan bitene "önleyici saldırı" adı veriliyor. Ne de olsa bu kavram kulağa teknik ve meşru geliyor. Sanki kaçınılmaz bir tehdide karşı atılmış zorunlu bir adımmış gibi! Burada ilan edilmiş, parlamentolardan geçmiş, klasik anlamda bir savaş kararı yok. İki yürütme organının aldığı fiili bir karar var. Daha açık söylemek gerekirse iki haydutun tek taraflı ilan ettikleri bir saldırı, estirdikleri terör!

Sahadaki nükleer tesisler, füze üsleri, askeri karargâhlar, deniz unsurları, komuta merkezleri hedef listesinin başında.

İkinci ve daha kritik hedef ise rejimin siyasal omurgası. Üst düzey askeri ve sivil kadroların hedef alınması, dini lider Hamaney başta olmak üzere, Devrim Muhafızları'nın tepe komutanı, savunma bakanı ve güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan çok sayıda üst düzey kilit ismin öldürülmesi, teknik bir askeri başarıdan öte bir anlam taşıyor. Bu isimler yalnızca karar vericiler değil; emir-komuta zincirini, sadakat ağını ve iç dengeyi ayakta tutan figürlerdi.

Operasyonların noktasal niteliği ise artık kimseyi şaşırtmıyor. İran'ın güvenlik yapısına yıllardır sızıldığı, istihbarat savaşının içeride yürüdüğü bilinen bir gerçek. Bu kadar hassas koordinatların bulunması, kritik toplantı saatleriyle çakışan saldırılar bunun devamı. Tahran'daki trafik ışıklarının hacklenerek belirli güzergâhların kontrol altına alındığı, hedef alınan konvoyların adım adım izlendiği iddiaları da aynı tabloyu tamamlıyor. Bu, klasik cephe savaşı değil; bilginin, teknolojinin ve içeriden kurulan ağların savaşı.

Bu operasyon yalnızca fiziksel altyapıyı zayıflatmaya dönük değil. Amaç, İran'ın savaşma kapasitesini azaltmak kadar, toparlanma kapasitesini de felce uğratmak. Yani bir ülkenin sadece bugünkü gücünü değil, yarın yeniden ayağa kalkma ihtimalini de baskılamak.

Savaşın henüz ilk saatleri içinde bombalanan bir okul, yaşları 7 ile 12 arasında değişen yüz elliden fazla kız çocuğu mezarı... Ardından bombalanan hastane...

Savaşta bile çocukların ve hastaların dokunulmazlığı vardır, olmalıdır. Eğer çocukların bulunduğu bir okul ve tedavi gören insanların olduğu bir hastane bombaların hedefi oluyorsa, burada artık insan olma eşiği aşılmış, vicdanın iflas ettiği karanlığa çoktan girilmiş demektir. Sivillerin öldüğü bir operasyonu "önleyici" diye adlandırmak, kelimeleri kanlı hakikatlere karşı kalkan yapmak olur. Güç, kendini savunma hakkına sığınabilir ama çocuk mezarları hiçbir stratejik planın dipnotu olamaz.

Üçüncü hedef ise açık biçimde psikolojik. Trump'ın Devrim Muhafızları'na yönelik "silah bırakan kurtulur, direnen bedel öder" mesajı ya da Netanyahu'nun İran halkına doğrudan seslenmesi, rejimin iç sadakat dengesinin hedef alındığını gösteriyor.

***

Öte yandan İran'ın uzun menzilli balistik füzelerle ABD'nin bölgedeki üslerine yönelmesi, Katar'dan Bahreyn'e, Körfez hattında askeri hedefleri vurması, çatışmayı İran topraklarının dışına taşıyor. İran'ın ABD üslerini hedef alması askeri açıdan anlaşılabilir bir karşılık olarak görülebilir. Ancak saldırıların Körfez'deki Arap ülkelerini de doğrudan denklemin içine çekmesi, bölgedeki devletlerin İran karşısında hızla konsolide olmasına yol açabilir. Bu da Tahran'ın stratejik alanını daraltan bir sonuç doğurur. Belki de istenen tablo zaten tam da budur... Körfez'in bir çatışma alanına dönüşmesi, bölge ülkelerinin birbirine karşı cepheleşmesi...

İRAN NEDEN KOLAY BİR HEDEF DEĞİL

Şimdi biraz geri çekilip büyük resme bakalım.

İran, sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil. Perslerden bu yana yaklaşık iki buçuk bin yıllık devlet geleneği olan, imparatorluk hafızası taşıyan, işgaller görmüş ama dağılmamış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Makedonlar, Farslar, Moğollar, Araplar, Afganlar ve Türklerin izleri bu topraklarda. Bu topraklar tarih boyunca Asya ile Akdeniz, Kafkasya ile Körfez arasında bir köprü işlevi gördü. Bugün de aynı yerde duruyor: Hazar havzasından Basra Körfezi'ne, Orta Asya'dan Arap dünyasına uzanan hatların tam kesişim noktasında.

Jeopolitik değer dediğimiz şey tam olarak budur. İran, yalnızca enerji üreten bir ülke değil; enerji yollarını kontrol edebilen bir ülke. Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu, Basra Körfezi'ni Hint Okyanusu'na bağlayan geçişi denetleme kapasitesi, petrol ve sıvılaştırılmış gaz akışının ana damarına yakınlığı... Bu nedenle İran'a yönelik her askeri hamle, yalnızca askeri bir mesele değildir; küresel ekonomiyle doğrudan bağlantılıdır.

Öte yandan İran'ın iç tablosu da karmaşık. Komşularıyla ilişkileri tarih boyunca inişli çıkışlı süregitti. Irak'la yıkıcı bir savaş yaşadı. Körfez ülkeleriyle sürekli gerilim hattında kaldı... Osmanlı'yla da Türkiye Cumhuriyeti'yle de sorunları hep oldu...

İçeride ise toplum ikiye bölünmüş durumda. Bir kesim rejimin baskıcı yapısından yorulmuş; gençler özgürlük ve daha açık bir sistem talep ediyor. Son aylarda ülke, İran Devrimi'nden bu yana en sert iç direniş dalgalarından birini yaşadı. Sokaklara çıkan binlerce insan, güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı; çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Bu hafıza hâlâ taze. Diğer kesim ise kaos korkusuyla mevcut düzenin sürmesini tercih ediyor.

Ortadoğu'daki birçok devletin sınırları tarihsel ve toplumsal gerçekliklerden çok, cetvelle çizilmiş jeopolitik hesapların ürünüdür. Dün İngiliz himayesinde, bugün ise büyük ölçüde Amerikan sığıntısı olarak ayakta duran bu yapılar; içeride demokrasi ve hukuk eksikliğiyle, ekonomik yıpranmışlıkla, derin toplumsal kutuplaşmalarla birleştiğinde dış müdahalelere açık bir zemin yaratıyor. Böylece emperyalizm, "insan hakları" ve "adalet" söylemleri üzerinden bu coğrafyalara nüfuz edebiliyor. Washington'un hesabı da bu kırılgan zemine dayanıyor. Yeni bir Ortadoğu düzeni kurma iddiasında İran en büyük engel olarak görülüyor. Bölgedeki güç mimarisini İsrail merkezli yeniden tasarlamak isteyen akıl için İran, çözülmesi gereken düğüm.

Ancak; tarihsel hafızası güçlü, devlet geleneği köklü, coğrafi avantajı belirgin bir ülke bu kadar kolay yeniden şekillendirilebilir mi Bir rejimin zayıflığı, bir ülkenin kolay çözüleceği anlamına gelmez. İran bugün askeri olarak baskı altında olabilir; fakat 90 milyona yaklaşan nüfusu, güçlü devlet geleneği ve derin jeopolitik hafızasıyla, sonuçları kısa sürede kapanacak bir dosya değildir. Üstelik bu coğrafya tarih boyunca kimseye yar olmamıştır. İmparatorluklar gelip geçmiş, ordular girip çıkmış fakat bu topraklar hiçbir güce kalıcı bir zafer armağan etmemiştir. ünkü bu topraklar yalnızca zengin kaynakların değil, aynı zamanda zor bir tarihin ve inatçı bir coğrafyanın da adıdır.

İran dosyası, 7 Ekim 2023'ten sonra hızlanan bir zincirin son halkasıdır. Gazze'de yaşanan büyük yıkım... Suriye'de İran'ın etki alanının daralması, Hizbullah'ın kapasitesinin aşınması, bölgedeki "direniş ekseni"nin zayıflaması... İran, birkaç yıl içinde çevresindeki dayanaklarını kaybetti. Bir domino etkisi oluştu ve şimdi o domino taşlarının sonuncusu doğrudan Tahran'a kadar uzandı.

Liderlerin yargılanıp idam edildiği, menfezlerde yakalanıp linç edildiği, rejiminin çökertildiği, ülkesinden kaçmak durumunda bırakıldığı ve saraylarından alınıp götürüldüğü sahneler gördük. Libya'da Kaddafi, Irak'ta Saddam, Suriye'de Esad, Venezuela'da Maduro'nun düşüşü... Şimdi İran'da en üst düzey isimlerin hedef alınması...

Bu örneklerin gösterdiği gibi; küresel güç mücadelesinde liderler yalnızca diplomatik rakip değil; doğrudan hedef.

***

Amerika'nın bu kadar pervasız hareket edebilmesinin arkasında yalnızca askeri güç değil, karşısında onu gerçekten dengeleyecek bir küresel rakibin bulunmaması da yatıyor. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla oluşan boşluk hâlâ tam anlamıyla doldurulmuş değil. in ekonomik olarak hızla yükseliyor, ticaret ve üretim kapasitesiyle dünya dengelerini değiştiriyor; ancak askeri ve stratejik caydırıcılık bakımından Washington'la eşit bir noktaya ulaşması için hâlâ zamana ihtiyaç olduğu söyleniyor.

Bu nedenle birçok uzmana göre Amerika'nın bugünkü saldırgan refleksi biraz da bu "zaman penceresinden" kaynaklanıyor: Gücünü tartışmasız biçimde kullanabileceği son yılları olabileceği düşüncesinden... Yani mesele sadece bugünün savaşları değil; aynı zamanda yarının güç dengesine hazırlanma telaşı.

İRAN SAVAŞI: GÜ VE MALİYET

Peki bu savaş nereye gider ABD gerçekten İran'ı aşabilir mi İsrail merkezli yeni bir Ortadoğu düzeni kurulabilir mi

Askeri olarak bakıldığında Amerika'nın üstünlüğü tartışılmaz. Fakat savaş yalnızca askeri güçle kazanılmaz. Siyasi zemin, ekonomik maliyet ve toplumsal meşruiyet en az silah kadar belirleyicidir. Burada ise tablo sanıldığı kadar net değil.

Trump ile Netanyahu, kendi ülkelerinde ciddi destek kaybı yaşayan iki figür. Trump'ın kamuoyu desteği zayıf; adı uzun süredir çeşitli skandallarla, özellikle Epstein dosyasıyla anılıyor ve her yeni belge tartışmayı büyütüyor. Epstein'in İsrail'in istihbarat yapılanmasının kritik bir halkası olduğuna ilişkin güçlü söylentiler de bu tartışmayı daha karmaşık hale getiriyor.

Amerikan toplumunun önemli bir bölümünün yeni bir Ortadoğu savaşına sıcak bakmadığı biliniyor. Birçok Amerikalı, çocuklarının tabutlarının eve dönmesini istemediklerini, Trump'ın, Netanyahu hükümetinin politikalarının bedelini Amerikan askerlerine ödetmemesi gerektiğini açıkça dile getiriyor. Nitekim son olarak Senato'daki bir oturum sırasında emekli asker Brian McGinnis'in savaş karşıtı protestosu ses getirdi. "Kimse İsrail için savaşmak istemiyor" diye bağıran emekli askerin güvenlik güçleri tarafından sert şekilde salondan çıkarılması, Washington'daki gerilimin ne kadar yükseldiğini göstermesi açısından çarpıcıydı. Bu görüntüler, savaş kararlarının yalnızca dış cephede değil, Amerikan iç siyasetinde de ciddi bir çatlak yarattığını ortaya koyuyor.

Netanyahu cephesinde de tablo farklı değil. Hakkındaki yolsuzluk dosyaları ve yargı süreci, iktidarda kalmasını kişisel bir zorunluluk haline getiriyor. Gazze'de yaşanan ağır yıkım ve soykırımdan sorumlu. İktidardan düşmesi halinde yalnızca iç hukukla değil, uluslararası mahkemelerle de yüzleşme ihtimali var. Böyle bir baskı altında, risk alma eşiği yükselir.

İç politikada sıkışan liderlerin dış politikada sertleşmesi tarihte sık görülen bir refleks. İçeride yargı baskısı, düşen oy oranları, koalisyon zorunlulukları... Dışarıda ise "ulusal güvenlik" söylemi. Bu yeni bir durum değil. Ancak risk şu: Devlet aklı ile liderlerin kişisel hesapları arasındaki mesafe açıldığında, bedeli toplumlar öder.

ABD açısından daha büyük mesele ise güven sorunu. Müzakere masası kurulmuşken düğmeye basılması, diplomasinin ciddiyetini zedeliyor. Eğer bir devlet aynı hafta içinde hem teknik görüşme takvimi açıklayıp hem saldırı başlatabiliyorsa, bu durum yalnızca rakiplerini değil müttefiklerini de düşündürür. Uluslararası hukuku hiçe sayarak gerçekleştirilen hedefli suikastlar ve sivil ölümler, açıkça "devlet eliyle işlenen cinayet" olarak tanımlanır. Böyle bir tablo, yalnızca askeri değil ahlaki bir meşruiyet krizidir. Cinayetle liderlik inşa edilemez. Washington bunun orta ve uzun vadeli bedelini, ikili ilişkilerden küresel ittifaklara kadar geniş bir alanda hissedecektir. Küresel sistemde güven, askeri güçten daha uzun ömürlüdür. O zedelendiğinde, liderlik iddiası da zedelenir.

Nitekim Washington'da Trump yönetimine yönelik güven krizi gözlerimizin önünde derinleşiyor. Trump yönetiminin Kongre'ye yaptığı gizli brifingin ardından hem Demokrat hem de bazı Cumhuriyetçi senatörler, Trump'ın İran konusunda sürekli değişen ve çelişen gerekçeler sunduğunu, nükleer ve füze kapasitesine dair yalan söylediğini dile getirdi. Hatta bazı senatörler Trump'ın tamamen kontrolden çıktığını, bu savaşın yasadışı olduğunu ve ortada savaşın nasıl biteceğine dair hiçbir plan bulunmadığını açıkça söyledi. Buna rağmen Senato'da Cumhuriyetçi oylarıyla İran saldırısı onaylandı. Trump da bu ince çoğunluğa yaslanarak düğmeye bastı. Ancak Washington kulislerinde Trump'ın, Kasım seçimlerinde bu çoğunluğu kesin olarak kaybedeceği konuşuluyor. İşte asıl korku bu. Eğer Senato ve temsilciler meclisi dengesi değişirse, bugün verilen kararların siyasi ve hukuki faturası Trump'ın önüne çok daha ağır biçimde konabilir.

Savaşın uzaması ihtimali Washington için kolay taşınabilir bir yük değil. İran; Irak ya da Afganistan'a benzemez. Coğrafyası, nüfusu, devlet kapasitesi ve direnme refleksi daha farklı bir tablo sunar. Yalnızca hava ve füze savaşıyla sınırlı bir baskı stratejisi ne rejimi hızla devirebilir ne de kalıcı bir siyasi dönüşüm yaratabilir.

Kara harekâtı ihtimali de zaman zaman dillendiriliyor. Böyle bir adımın bedeli son derece ağır olur. Bu nedenle sahada doğrudan bir işgalden çok, içerideki fay hatlarını harekete geçirme senaryoları konuşuluyor. İran'daki ayrılıkçı yapılar, özellikle PJAK gibi örgütler üzerinden bir iç gerilim yaratma arayışının olduğu yönünde değerlendirmeler var. Amaç olası bir kara harekâtının zeminini hazırlamak, yerel ayrılıkçı unsurları sahada bir tür destek gücü haline getirebilmek. Dışarıdan yürütülen askeri baskı ile içeride oluşturulacak kaosun birleşmesi, böyle bir stratejinin temel mantığı olarak okunabilir...

Zaten Trump bu yolda adeta bütün tuşlara aynı anda basıyor. Bölgeyi yalnızca askeri olarak değil, siyasi ve toplumsal fay hatları üzerinden de hareketlendirmeye çalışan bir strateji izleniyor. Bir yandan İran'ın Azerbaycan'a füze gönderdiği iddiaları dolaşıma sokuluyor; Tahran bunu açık biçimde yalanlasa da söylem hızla bölgeye yayılıyor. Ardından Bakü yönetiminden, İran'ın "cezalandırılması" gerektiği yönünde sert açıklamalar geliyor. Bu tür söylemler, Kafkasya'dan Ortadoğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada halkları birbirine düşürebilecek tehlikeli bir gerilim hattı yaratıyor. Bölgeyi bir tür kardeş kavgasına sürükleme ihtimali hiç de uzak değil ama bu oyuna asla gelinmemeli!

Öte yandan Trump'ın Kürt grupların İran'a karşı harekete geçmesini desteklediğini söylemesi, sahada yeni bir denklem yaratma arayışının işareti. Bir anda bambaşka bir "Kürt realitesi" üzerinden yeni bir cephe açılmak isteniyor. Bu tür çıkışlar, bölgedeki etnik ve siyasi dengelerin ne kadar kolay araçsallaştırılabildiğini de gösteriyor.

Trump'ın İran'a dair son açıklamaları ise müdahalenin sınırının yalnızca askeri hedefle kalmayacağını açık bir biçimde ortaya koyuyor. Venezuela örneğini hatırlatarak "benim müdahalem olmadan İran'da seçim olmaz" demesi, hatta Hamaney sonrası liderlik tartışmalarına kadar uzanarak, Rıza Pehlevi'den "daha güçlü" ve daha "içeriden" bir aday arayışından söz etmesi, Washington'un yalnızca askeri dengeyi değil, doğrudan İran'ın siyasal geleceğini şekillendirme niyetini açık ediyor.

Sonuçta gerekçe ne olursa olsun, ortada açık bir gerçek var: Trump ve Netanyahu, kendi sıkışmışlıklarının ortasında İran'a karşı çok daha geniş bir hesapla hareket ediyor. Bir ülkeye savaş açmak, liderini doğrudan hedef almak ve ardından o ülkenin iç siyasetini yeniden tasarlamaya soyunmak... Bir devletin kaderini dışarıdan yazma girişimi. Dahası, bu yolun sonunun nerede biteceği de belirsiz. ünkü bu stratejinin nihai hedefinin yalnızca İran'ı zayıflatmak değil, gerekirse parçalanmış (3 parçaya bölünmüş) ve enerji kaynakları üzerinde kontrol kurulmuş bir İran yaratmak olduğu yönünde yorumlar giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor.

***

Ekonomik boyut ise ayrı bir kırılma hattı. Hürmüz hattında oluşan fiili sıkışma, sigorta şirketlerinin Körfez geçişlerine temkinli yaklaşması, tankerlerin beklemeye geçmesi... İran'ın boğazı tamamen kapatmasına bile gerek kalmadan sistem kendi kendini kilitleyebiliyor. Petrol fiyatları yükseliyor. Doğal gaz akışı risk altına giriyor. Dahası, küresel gübre ticaretinin büyük bir kısmı bu koridordan geçiyor. Fosfat ve üre akışı aksadığında, mesele yalnızca enerji değil; tarım ve gıda güvenliği haline de geliyor. Boğazın kapanması ya da sigorta şirketlerinin çekilmesi, yalnızca bölgeyi değil in'den Hindistan'a, Japonya'dan Avrupa'ya kadar geniş bir coğrafyayı etkiler. Enerji akışı durduğunda, dünya siyaseti de durur.

Bu tablo özellikle Avrupa için ağır sonuçlar doğurabilir. Enerji ihtiyacının önemli bir kısmını dış kaynaklardan karşılayan Avrupa ülkeleri, Körfez hattındaki bu tıkanmadan en fazla etkilenecek bölgeler arasında gösteriliyor. Enerji akışındaki her aksama, üretim maliyetlerinden ulaşıma kadar tüm ekonomik zinciri sarsar. Sonunda bu maliyetler dünya ekonomisine enflasyon olarak geri döner. Yani bu savaşın faturası yalnızca cephedeki taraflara değil, küresel ekonominin tamamına kesilir. ABD dâhil hiçbir büyük ekonomi bu yükü uzun süre taşımak istemez.