Maduro... Evet, ona karşı bulunulan diktatörlük ithamı yabana atılamaz, Venezuela'nın son dönemi insana bunu düşündürüyor. Devlet aklı hukukun önüne geçmiş; yargı susmuş, basın sinmiş, muhalefet nefes alamaz hale gelmiş. Faili meçhul cinayetlerin bini bir para... Uyuşturucu ticaretinin yolları hep açık... Ekonomi çökerken baskı artmış, güvenlik söylemi toplumsal hayatın üstünü örten bir perdeye dönüşmüş. Maduro yönetimi, Hugo Chavez'in başlattığı Bolivarcı hareketin içinden doğmuş olsa da belli ki zamanla o çizgiden uzaklaşmış.
Göç gerçeği bu bedelin en somut ölçülerinden biri. Birleşmiş Milletler verilerine göre Venezuela'dan ayrılmak zorunda kalan insanların sayısı yaklaşık 7,9 milyona ulaşmış. Belli ki umut duygusu sınır kapılarında kalmış. Bir ülkenin iç krizinin, milyonlarca bireyin kişisel trajedisine dönüşmesi, tarihin çok tanıdık bir hikâyesi...
Demek ki demokrasi herkese lazımmış; büyük ders belki de budur. Demokrasi, yalnızca güçlü ülkelerin vitrin malı değil; her toplumun ortak ihtiyacıdır. Adalet de öyle. "Bizden olan - olmayan" diye ayırmadan, haksızlık kimden gelirse gelsin karşı durmak gerekir. ünkü bir ülkede zulüm içerden yükselirken sessiz kalmak ne kadar yanlışsa, zulme dışardan kelepçe takmak da o kadar yanlıştır.
Gerçek bir vicdan sınavı, tam da burada başlar: Petrolün kokusuyla değil, insanın değeriyle taraf tutabilmek... Dünyaya lazım olan tek şey, hangi bayraktan gelirse gelsin, adaletsizliğe aynı cümleyle itiraz edebilmektir.
Peki Maduro'nun günahları, Trump yönetiminin haydutça yöntemlerini meşru kılar mı ABD'nin 3 Ocak'ta düzenlediği operasyon, karşılıklı bir çatışma değil; egemen bir ülkeye göstere göstere yapılan, doğrudan müdahale değil midir Uluslararası hukukta açılan yeni, tehlikeli ve büyük bir gedik daha...
Maduro'nun yanında eşinin de kaçırılması, Maduro'nun ayağında terlikle sokak sokak gezdirilerek teşhir edercesine götürülmesi, en sorunlu rejime karşı bile kabul edilemeyecek bir sınır ve haysiyet ihlali. Bu haydutça adım, yalnızca bir diktatörü değil, Venezuela halkının onurunu hedef aldı.
Maduro'nun karanlığını kabul ederken, daha büyük bir karanlığın "ışık operasyonu" diye pazarlanmasına itiraz etmek gerekmez mi ünkü istikrarsız bir dünyada diktatörlük kadar tehlikeli olan tek şey, diktatörlükle mücadele adına hukuksuzluğun normalleşmesidir.
Trump'ın Venezuela'ya uzanan eli uluslararası hukuku hiçe sayarken, Birleşmiş Milletler bir kez daha yalnızca seyretmekle yetindi. ok kutuplu dünyanın büyük aktörleri şimdilik yalnızca kınıyor. Yaptırımı olmayan küresel düzen, artık ancak kâğıt üzerinde yaşayan bir iyi niyet metni gibi. İşte dünyayı asıl kaygılandıran büyük gedik de budur.
Trump'ın son dönemdeki söylemi, sınır tanımaz güç siyasetinin daha çıplak bir versiyonu. Diplomasiyi bir kenara bırakmış, bir meydan okuyuş dili kuruyor. Grönland'a açık açık çökeceğini ilan ediyor. Ya parayla alırız ya da işgal ederiz mesajını en yüksek perdeden veriyor. Kanada'nın 51. eyalet yapılması yönündeki çıkışlar, Gazze'yi bir pazarlama projesi gibi gören vicdansız söylemler...... Kaynak zengini coğrafyalar, büyük güçlerin iştahını kabartan zayıf halkalar olarak görülüyor. Bu dil sıradanlaşması en büyük tehlike.
Uluslararası hukuk nerede Bir ülkenin egemenliğine böylesine kanunsuz bir müdahale kabul edilebilir mi Güvenlik Konseyi'nin öteki daimi üyeleri ortak bir tavır koymayacak mı En kritik soru: Bu hukuksuzluk normalleşirse dünyanın sınırları nereye savrulur Bugün gelinen noktada, bu soruların çoğu yankısız ve çaresiz sorular olarak kalıyor.
***
Bu arada Trump yönetimi Maduro'ya iktidarı bırakması hâlinde bir çıkış yolu olarak Türkiye'yi teklif etmiş anladığımız kadarıyla ancak Maduro kabul etmemiş. Özgür Özel, bu iddiayı Erdoğan'ın bilip bilmediğini sorguluyor; Türkiye'nin bu denklemde nasıl bir rol üstlenmeye zorlandığına dair net bir cevap arıyordu. Bu iddiaya ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan da "Bize gelen böyle bir haber yok" açıklamasıyla kulislerde dolaşan söylentileri soğuk bir mesafeyle karşılamayı tercih etti.
GERİYE DÖNERSEK...Trump'ın Venezuela'da attığı adımları doğru okuyabilmek için sömürgeciliğin uzun tarihine bakmak gerekiyor. Amerika kıtasındaki müdahaleci zihniyetin kökleri esas olarak 1492'de Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'ya ulaşmasıyla biçimlendi. İspanyol ve Portekiz imparatorluklarının 16. yüzyılda başlattığı yayılma, yerli halkların topraklarından edilmesine, kaynakların merkez ülkelere taşınmasına ve bölgenin yüzyıllar sürecek sancılarla tanışmasına yol açtı. 20. yüzyılda ise yöntem değişti ama öz aynı kaldı: Vietnam'da, Kamboçya'da, Latin Amerika'da, Afganistan'da, Irak'ta ve dünyanın pek çok coğrafyasında yapılan askeri müdahalelerin ardından geriye kalan yıkım ve göç gerçeği hâlâ hafızalarda. Bu yüzden Venezuela operasyonu, yeni bir sayfa değil; eski bir geleneğin güncel ve daha pervasız bir tekrarı olarak okunmalı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle başlayan neoliberal dönem, tuhaf bir masal anlatmıştı dünyaya. Silahların susacağı, orduların geri çekileceği, ülkelerin enerjisini kalkınmaya harcayacağı sanılmıştı. İnsanlık barışı satın almış gibi davranmıştı. Refah artacak, sınırlar yumuşayacak, küresel ticaret insanlığın ortak dili olacaktı. Bu hayal güzel bir yanılsamaydı. Ama ömrü kısa sürdü. Zira tarih, konforlu teorileri pek uzun süre taşımaz.
2001'deki İkiz Kuleler saldırısı o rüyanın kapanışının siren sesi oldu. Ardından Ortadoğu'da kapılar yeniden açıldı: Afganistan'ın işgali, Irak'ın yerle bir edilmesi, Libya'da Kaddafi'nin devrilmesi, Suriye'de Esad'ın devrilmesine uzanan süreç... Her biri "kötü liderleri cezalandırma" iddiasıyla başlamıştı. Sonuç ise hep aynı oldu. Daha derin istikrarsızlıklar, daha parçalı toplumlar, daha kanlı sokaklar. Emperyal yöntemler, demokrasi üretmedi; yalnızca kaosu ihraç etti.
Bugün Venezuela'da yaşananlar, bu uzun hikâyenin yeni halkasıdır. Trump'ın iktidara gelir gelmez vites yükseltmesi, artık insan hakları kisvesine bile ihtiyaç duymayan bir çağın başlangıcını işaret ediyor. Önceden müdahaleler diplomatik ambalajlara sarılırdı. Şimdi ambalaj da atıldı. Dil kabalaştıkça niyet netleşiyor. Trump, devleti ve uluslararası dengeleri yeterince tanımayan kaba diliyle, Washington'un köklü ve buyurgan nüfuz aklını bütün çıplaklığıyla seslendiriyor. Ama bu sesi besleyen asıl kaynak, Washington'un köklü "devlet aklı": Kaynak zengini ülkelere tepeden bakmayı alışkanlık haline getirmiş o eski akıl.
Bu tabloyu yalnızca Ortadoğu üzerinden okumak eksik kalır. 20. yüzyıl boyunca ABD'nin Latin Amerika sicili, başka hiçbir gücün ulaşamadığı bir müdahale katalogudur. Arjantin'den Şili'ye, Bolivya'dan Peru'ya, Nikaragua'dan Uruguay'a kadar onlarca ülkede sayısız darbe ve darbe girişimi yaşanmıştır.
Öte yandan Asya'da da benzer bir baskı dili yükselmiş durumdadır. in'in, Tayvan'ı kendi arka bahçesi olarak görmesi bitmeyen bir tehdit atmosferi yaratıyor. Rusya'nın Ukrayna'da attığı adımlar da benzer bir mantığa dayanıyor; toprak parça parça ilhak ediliyor, dünya ise bu gelişmeleri yalnızca kınamakla yetiniyor. Kimse kimsenin arka bahçesine dokunmuyor. Caydırıcı bir karşı hamle gelmedikçe, hukuksuzluk diplomatik protokol cümlelerinin arasında sıradanlaşıyor.
ABD'nin Venezuela'ya yönelik hamlesi ise tüm bu örneklerden daha hoyrat bir eşik. Burada sıcak bir savaş yok. Bir işgal yok. Doğrudan egemenliğe el koyma girişimi var.
Amerika'nın Orta Amerika'ya bakışı zaten uzun zamandır aynı kalıp üzerinden yürüyor: Bölgeyi stratejik bir nüfuz sahası sayan, her krizi kendi çıkarına göre tartan bir yaklaşım. "Kaynaklar benim hakkım" diyen bu sınır tanımaz söylem, zenginlikleri olan ülkeleri korumuyor; tam tersine onları yeni müdahalelerin hedefi haline getiriyor.
Küba, İran, Kolombiya, Meksika tehdit ediliyor; Avrupa temkinli açıklamalarla yetiniyor. Oysa Birleşmiş Milletler tam da böyle anlarda işe yaramalıydı. İşe yaramıyor. Yaptırım üretemiyor.

11