İnsanoğlu devam etmeyi sorguluyor

Dünya yaşlanıyor.

Hem de hiç olmadığı kadar telaşsız, kararlı, kimseye danışmadan.

Sayılar düşüyor, doğumlar azalıyor, nüfus duraklıyor. Devletler panikte, istatistikler alarmda, teşvikler havada uçuşuyor. Ama dünya, kendi ritminde yaşlanmaya devam ediyor.

Bu bir nüfus krizi değil yalnızca. Bir çağın ruh hali. İnsanlar artık "nasıl yaşarız" sorusundan önce, "niye devam edelim" diye düşünüyor. İnsaoğlu belki de ilk kez "devam etmeyi" sorguluyor. Daha uzun yaşama imkanına sahip olduğumuz bir çağda daha az çoğalıyoruz. Daha çok imkâna sahipken, daha az cesuruz.

ocuk sahibi olmamak bir tembellik değil yalnızca; çoğu zaman bir tereddüt, bir sezgi, hatta bir itiraz.

Bu yazı, azalan nüfustan çok eksilen umut ve insanlığın yön arayışı üzerine. Azalan nüfusun sahiden de bir felaket mi, yoksa insanlığın kendine verdiği geç kalmış bir mola mı olduğu üzerine... ünkü belki de dünya küçülmüyor; biz, ilk kez durup düşünüyoruz.

***

Rakamların dili de aynı hikâyeyi anlatıyor. Üstelik tek bir ülkenin, tek bir kültürün değil, neredeyse bütün dünyanın ortak hikâyesi bu. 1960'larda kadın başına ortalama doğurganlık oranı beşti. Yani dünya, kendini çoğaltmakta tereddüt etmiyordu. 1990'lara gelindiğinde bu sayı 3.3'e düştü. Bugün ise 2.2 civarında. Kritik eşik 2.1. Bunun altı, nüfusun kendini yenileyemediği anlamına geliyor.

Bugün konuştuğumuz şey bir "yavaşlama" değil, bir yön değişikliği. Sekiz milyara yaklaşan dünya nüfusunun 10 milyara ulaşmadan durması ihtimali, ciddi bir senaryo olarak masada. Yüzyılın ikinci yarısında ise küresel nüfusun gerilemeye başlaması şaşırtıcı olmayacak. Elbette bu gidişatı tersine çevirebileceğini düşünenler var. İsveç örneği sıkça anılıyor. Sosyal devlet refleksiyle verilen teşvikler, bir süreliğine doğurganlıkta toparlanma yaratmıştı. Ama orada bile sağlıklı ve dengeli bir nüfus yapısından söz etmek artık zor. Üstelik göçle yamalanan demografiler, başka toplumsal çatlaklar yaratıyor. Sayı artıyor belki; ama toplumun dokusu inceliyor.

Türkiye'ye baktığımızda tablo daha çarpıcı bir süreklilik sunuyor. TÜİK'in yaptığı araştırmaya göre, 2001 yılında toplam doğurganlık hızı 2.38'di. Yani nüfus kendini yenileyebiliyordu. 2014'ten itibaren ise kesintisiz bir düşüş başladı. O yıl 2.19'a indi. 2015'te 2.16, 2016'da 2.11, 2017'de 2.08... 2018'de kritik eşik olan 2'nin altına düşüldü. Sonrası daha da belirgin bir gerileme. 2019'da 1.89, 2020'de 1.77, 2021'de 1.71, 2022'de 1.63, 2023'te 1.51 ve 2024'te 1.48. Bu rakamlar ani bir çöküşe değil; toplumsal bir kararın ağır ağır olgunlaşmasına işaret ediyor.

Bir zamanlar devlet eliyle nüfus kontrolünün tartışıldığı bu ülkede, bugün çocuk yapmayanlar hedef tahtasına oturtuluyor. Ama bu çelişki tesadüf değil. ünkü devlet aklı hızla yön değiştirebilir; insanın iç dünyası o kadar hızlı ikna olmaz. İnsanlar çağrıları duymuyor değil. Sadece artık aynı geleceği hayal etmiyorlar.

Dünyanın geri kalanı da çok farklı bir yerde değil. in'de doğurganlık oranı 1'e kadar düştü. Tek çocuk politikası çoktan kaldırıldı, hatta üç çocuğa izin verildi fakat sonuç değişmedi. Avrupa'nın büyük bölümünde oranlar Türkiye'den bile düşük. Almanya'da 1.46, İtalya ve İspanya'da 1.2 civarında.

Bir uçta ise Uzak Doğu var. Güney Kore'de doğurganlık oranı 0.7'lere kadar indi. Bu, insanlık tarihinin gördüğü en düşük seviyelerden biri. Buna rağmen göç reddediliyor. ünkü bu toplumlar, nüfus açığını dışarıdan kapatmak yerine, küçülmeyi kendi iç dinamikleriyle yaşamayı tercih ediyor.

İnsanlık aynı anda, farklı coğrafyalarda, farklı gerekçelerle ama aynı yönde ilerliyor. Daha az olmak pahasına, daha çok düşünerek.

Bugün dünyada nüfus artışının hâlâ sürdüğü iki ana hat var; Afrika ve Ortadoğu merkezli Müslüman toplumlar. Nijerya gibi ülkelerde doğurganlık oranları hâlâ dörtlerin üzerinde; nüfus iki yüz milyonları çoktan aşmış durumda. Bu tablo, geleceğin dünyasının demografik renginin değişeceğini düşündürüyor. Ancak bu artışı kalıcı sanmak bir yanılgı. Aynı yavaşlama işaretleri bu coğrafyalarda da beliriyor; sadece biraz daha geç. İnsanlık, nerede yaşarsa yaşasın, aynı eşiğe doğru ilerliyor.

***

Azalan nüfus meselesi bugün yalnızca demografların değil, filozofların, iktisatçıların ve siyasetçilerin de tartışma başlığı. ünkü bu yeni gerçeklik, eski kabullerle açıklanamıyor. Bir kesime göre nüfusun gerilemesi, modern toplumun taşıyıcı kolonlarının çatlaması demek. Sosyal güvenlik sistemleri çöker, iç pazar daralır, üretim azalır, yenilikçilik zayıflar... Tarım bölgeleri boşalır, köyler sessizliğe gömülür, devletler kırılganlaşır... Bu bakış açısından nüfus azalması, sadece ekonomik değil; jeopolitik bir tehdit olarak görülür. Hatta bu yüzden, Elon Musk gibi figürler, nüfus azalmasını insanlığın sonunu çağıran bir felaket olarak okuyor. Ancak bu okuma, insan sayısını merkeze alırken, insanın ne halde yaşadığı sorusunu çoğu zaman dışarıda bırakıyor.

Bu kaygılardan çıkan reçete de tanıdık: Daha çok doğum, daha çok teşvik ya da dışarıdan nüfus takviyesi. Avrupa her iki yolu da denedi. Cömert sosyal destekler, doğum yardımları, ebeveyn izinleri... Sonuç sınırlı kaldı. Göçle kapatılmaya çalışılan boşluk ise başka sorunlar üretti. Toplumlar gerildi, siyaset sertleşti, refah vaadi yerini güvensizliğe bıraktı. Sayılar bir süreliğine dengelense bile, ortak hayat duygusu zedelendi.

Türkiye de bu arayıştan azade değil. Gençleri çocuk yapmaya ikna edemeyen iktidar, göçü birden fazla soruna tek hamlede çözüm olarak görüyor. Nüfus açığını kapatmak, ucuz iş gücü sağlamak, toplumsal dengeyi yeniden ve kendi lehine şekillendirmek... Hepsi aynı politik tercihin içinde buluşuyor. Ama mesele yine çözülmüyor.

ünkü sorun yalnızca maddi değil; zihinsel ve duygusal.

1950'lerde, 60'larda, 70'lerde hayat daha mı kolaydı Hayır. Ekonomik sıkıntılar, yoksunluklar, belirsizlikler vardı. Ama insanlar geleceği daha mümkün görüyordu. ocuk, sadece bir sorumluluk değil; bir umut, bir devam fikriydi. Bugün "ucuz iş gücü" gerekçesiyle savunulan göç politikaları, geçmişte kırsalda çok çocuk yapma refleksiyle benzer bir zihinsel yerden besleniyor. Dün çok çocuk yapmak, dar gelirli kırsal ve varoş aileler için bir gelecek sigortasıydı. Kırsalda tarlada daha fazla güç, şehirde ise eve giren daha fazla gelir demekti; çocuk, hayatta kalmanın ve ayakta durmanın bir aracına dönüşmüştü. Bugün ise aynı güvence, toplumsal dengeyi zorlayarak ithal edilen emekle sağlanmaya çalışılıyor.

İnsanlar yalnızca geleceğe değil, birbirlerine olan inançlarını da yitiriyor. Güven duygusu zayıfladıkça, birlikte bir hayat kurma fikri de kırılganlaşıyor; çocuk yapmak, çoğu zaman riskli bir bağlanma gibi algılanıyor. Evlilikten kaçınma eğilimi de tam burada güçleniyor. Ekonomik zorluklar, kültürel ve eğitimsel uyumsuzluklar, beklentilerin hızla değişmesi... Nedenler çeşitleniyor ama sonuç değişmiyor; evlenme oranları düşüyor. Evlenenler arasındaysa boşanmalar artıyor; ilişkiler daha kısa, daha kırılgan hâle geliyor. Şiddetle, yıkımla biten birlikteliklerin görünürlüğü arttıkça, birçok insan "en iyisi hiç girmemek" noktasına savruluyor. Bu güvensizlik iklimi yalnızca evliliği değil, onun doğal uzantısı olan çocuk fikrini de zayıflatıyor.

Geniş ailelerin çözülmesi de bu yükü ağırlaştırıyor. Artık çocuk, yalnızca anne babanın omzunda büyüyor. bakımın, desteğin ve dayanışmanın eskisi gibi paylaşılmadığı bir dünyada bir ya da iki çocuğu bile göze almak zorlaşıyor.

Bir de dünyanın gidişatına dair derin bir kaygı var. İklim krizi, felaket senaryoları, nükleer savaş ihtimalleri... İnsanlar, belirsiz ve tehditkâr bir geleceğe çocuk bırakma fikrinden giderek uzaklaşıyor.