Haklısı Olmayan Bir Savaşın Ahlaki Enkazı

İran savaşında haklı olan var mı

Güçlü olanın kim olduğu açık: ABD ve İsrail. Peki haklı olan İran mı

Bunu söylemek de kolay değil.

Bugün dünyada aklı başında kaç kişi, kadınların temel haklarının sistematik biçimde ihlal edildiği, kendi vatandaşlarını yıllardır baskı altında tutan bir Molla rejiminin yanında görünmeyi gönül rahatlığıyla kabul edebilir İran rejiminin sicili ortada.

Elimizde, uluslararası hukukun ve insanlık vicdanının açık ihlali olan bir saldırı var. Aynı zamanda savunulması zor bir rejim...

Bu yüzden bu savaşın tertemiz, pürüzsüz bir "haklısını" bulmak neredeyse imkânsız. Tek haklı olan belki de İspanya Başbakanı Sanchez'dir...

Hikayenin diğer tarafı ise zaten toptan akıl dışı.

Washington'da oturan bir başkan var. Hakkında açılmış davalar, bitmeyen soruşturmalar, Epstein dosyasından gümrük tarifelerine kadar uzanan hukuki ve ahlaki krizler ve yaklaşan seçimlerin yarattığı büyük bir siyasi panik. Böyle zamanlarda siyaset tehlikeli bir refleks üretir: İçerde sıkışan iktidarlar dışarda bir savaş, daha doğrusu kendilerini düze çıkaracak bir kahramanlık hikâyesi arar. İran'da rejimi devirmiş, yerine ABD çıkarlarına daha uygun, "daha demokratik" bir düzen kurmuş "kahraman bir lider" anlatısı...

Ama burada bir soru daha var. Trump gerçekten kendi başına muktedir bir aktör mü Bu soruya tereddütsüz "evet" demek zor. ünkü Washington'daki iktidar yalnızca başkanın iradesiyle işlemiyor. Amerikan siyasetinin arkasında çok daha büyük güçler var: Askeri-endüstriyel kompleks, enerji devleri, savaş ekonomisinin devasa çarkları.

Ortadoğu'da patlayan her kriz, petrol piyasalarını sarsıyor. Fiyatlar yükseliyor. Enerji şirketleri kazanıyor. Savaş ekonomisi yeniden canlanıyor.

Trump'ın geçmişi ise onu kırılgan bir lider haline getiriyor. Epstein dosyalarından Netanyahu ile kurduğu karmaşık ilişkilere kadar uzanan gölgeli bağlantılar, onu güçlü olmaktan çok bağımlı bir aktör haline getiriyor. Böyle bir tabloda alınan kararların ne kadarının gerçekten bağımsız bir siyasi iradeden çıktığı sorusu ister istemez büyüyor.

Üstelik bugün Washington'un içinden gelen mesajlara baktığınızda ciddi bir uyumsuzluk da görüyorsunuz. Bir tarafta Trump'ın zaman zaman geri adım atmanın, yani tornistan etmenin yollarını aradığına dair işaretler var. Ama diğer tarafta savunma bakanı başka bir ton tutturuyor, henüz hedeflerimize ulaşmadık, diyor. Beyaz Saray başka bir şey söylüyor. Demek ki beklentiler aynı değil. Savaşın hedefi konusunda bile ortak bir zemin yok gibi görünüyor.

Bu hikayede bir de Amerika'nın iç yüzü var elbette. Petrol fiyatları yükseldiğinde, enflasyon arttığında, savaşın ekonomik yükü doğrudan Amerikan toplumunun sırtına biner. Ayrıca ülkeye giren asker cenazeleri arttıkça, Amerikan kamuoyu kaçınılmaz olarak şu soruyu sormaya başlar: Bizim bu savaşın içinde ne işimiz var

Ekonomik bedel büyüdüğünde ve savaşın tabutları eve dönmeye başladığında, en güçlü propaganda bile bir noktadan sonra yetmez.

İsrail tarafına bakınca tablo hem benzer, hem farklı. İran, Tel Aviv için yıllardır bir tehdit olarak görülüyor; bu doğru. Aynı zamanda Netanyahu'nun da kendi ülkesinde ciddi siyasi ve hukuki sorunlarla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Yolsuzluk davaları, siyasi krizler, bitmeyen protestolar... Böyle bir ortamda İran karşısında kazanılmış bir askeri zafer, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda içerideki iktidarı tahkim etmenin de güçlü bir yolu.

Nitekim son günlerde İsrail'de Netanyahu'nun oylarının yeniden yükseldiği konuşuluyor. Bu şaşırtıcı değil. ünkü İsrail, güvenlik algısının siyaset üzerinde son derece belirleyici olduğu bir ülke; bir bakıma sürekli teyakkuz halinde yaşayan bir asker devlet. Böyle bir atmosferde savaş, çoğu zaman siyasi liderleri zayıflatmaz; aksine güçlendirir.

Sonuç olarak Netanyahu ile Trump arasında bir paralellik var, evet. İkisi de kendi ülkelerinde hukuki baskılarla karşı karşıya. Netanyahu fiilen yargılanıyor. Trump ise davalar, soruşturmalar ve ortaya saçılan dosyalarla siyasi geleceğini tehdit eden bir baskı altında. Böyle bir durumda savaş yalnızca dış politika aracı değil, aynı zamanda iç politikada gündemi değiştiren bir mekanizmaya dönüşüyor.

Dolayısıyla burada iki liderin yollarını kesiştiren yalnızca jeopolitik hesaplar değil; aynı zamanda kendi siyasi kaderlerini koruma refleksidir.

Saldırının sözde gerekçeleri baştan itibaren belliydi. Nükleer tesislerin yok edilmesi gerektiği söylendi. Füze altyapısının ortadan kaldırılması gerektiği anlatıldı. Ardından rejim değişikliği tartışmaları gündeme geldi.

Ama bu açıklamaların arkasında başka bir gerçek daha vardı. İran zaten müzakere masasındaydı. Diplomasi henüz tamamen tükenmemişti.

Buna rağmen askeri seçenek devreye sokuldu...

Savaş gerekçeleri iç içe geçmiş ve çok katmanlı olsa da askeri tabloya bakıldığında sonuç başından beri büyük ölçüde belliydi. İran'ın ABD ve İsrail karşısında konvansiyonel anlamda aynı güçte bir askeri kapasitesi yok. (Bu arada Ali Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney'in de saldırılarda yaralandığı, hatta hayatını kaybetmiş olabileceğine dair haberler dolaşıyor.) Bu yüzden İran'ın yaptığı şey bir zafer savaşı değil, daha çok bir direnme savaşı. Öte yandan İran'ı tamamen yutmanın mümkün olmadığı da diğer bir gerçek.

ünkü İran'ın önemi her şeyden önce petrol coğrafyasının kalbinde yer alan jeostratejik konumundan geliyor. Bugün dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'si Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Boğaz'da sistem şu an zaten kendi kendini kilitlemiş durumda. Üzerine bir de İran'ın vurmakla tehdit etmesi, döşenen mayınlar... Körfez'deki dengeler altüst.

(Yemen'de de Husiler Kızıldeniz'deki petrol ve ticaret hatlarını tehdit ederek Washington'u ciddi biçimde rahatsız ediyor. Öte yandan Lübnan'da Hizbullah'ın İsrail'e yönelik füze saldırıları sürerken, İsrail de Lübnan üzerinde askeri baskıyı artırıyor. Yani savaş tek bir hatta değil, giderek genişleyen bir cephede ilerliyor.)

İran aynı zamanda komşu ülkelerde bulunan Amerikan üslerini kısa menzilli füzelerle hedef alabilecek bir mesafede. Hatta bu gerilimin dalgaları bizim topraklarımıza kadar ulaştı. Türkiye'de bazı bölgelere düşen füzeler tesadüf değildi... Şu anda Malatya'daki Kürecik Radar Üssü'nün ve çevresinin korunması için yeni Patriot sistemlerinin konuşlandırıldığı belirtiliyor. Kürecik yalnızca Türkiye'nin değil, NATO'nun ve Amerikan savunma mimarisinin de önemli bir parçası. Zaten bu, Türkiye için yeni bir durum da değil. Birinci Körfez Savaşı sırasında Almanya, Hollanda, İtalya, Fransa ve İspanya Türkiye'ye Patriot sistemleri göndermişti. Savaş bittikten sonra bu ülkelerin çoğu sistemlerini geri çekti; yalnızca İspanya, Patriotlarını Türkiye'de bırakmıştı. Bugün konuşlandırılan yeni sistemler de aynı zincirin devamı niteliğinde. Amaç, Kürecik Radar Üssü'nü korumak. İncirlik Üssü de aynı şekilde bölgesel operasyonların merkezlerinden biri.

İran'ın füze kapasitesinin ciddi şekilde zayıfladığı söylense de sahada İran hala vurabiliyor, hala direnebiliyor. Yeraltındaki tesislerde füze üretiminin devam ettiği konuşuluyor. Ayrıca in'in özellikle bu sistemlerin üretiminde kullanılan bazı değerli madenlerin, kritik bileşenlerin temininde rol oynadığı, Rusya'nın ise hedefleme ve yönlendirme teknolojileri konusunda destek verdiği yönünde güçlü iddialar var.

Bu yüzden savaşın askeri dengesi aslında iki farklı gerçeğin arasında sıkışmış durumda: Bir tarafta devasa bir askeri güç var. Diğer tarafta ise coğrafyanın, enerji yollarının ve bölgesel dengelerin verdiği direnç.

Sonuç olarak savaş bitmiyor, devam ediyor. Oysa ortak aklın söylemesi gereken şey çok basit: Savaşın kazananı yoktur. Bedeli enflasyon, akaryakıt fiyatlarının tavan yapması, pahalılık, huzursuzluk, bölgedeki insanların ulaşım özgürlüğünün sona ermesi, can ve mal güvensizliği olarak yalnızca bölgeye değil bütün dünyaya geri döner, dönüyor da. İran şimdiden petrolün varil fiyatının 200 dolara çıkabileceğini söylüyor. Ancak ne İran, ne Amerika, ne de İsrail bu durumun yaratacağı toplumsal baskıya uzun süre dayanabilir. ünkü bu tablo sürdürülebilir değil. Bu yüzden herkesin umudu, er ya da geç sağduyunun ağır basması ve savaşın yerini aklın alması.

***

Masum bir haklısı yok bu savaşın evet ama buna rağmen tüm dünyanın bu savaşa akıl dışı, tehlikeli ve ahlaki olarak iflas etmiş sözümona liderler tarafından sürüklendiğini söylemekten de geri duracak değiliz.

İran'ın güneyindeki Minab kentinde bir kız okuluydu. Sabah dersi başlamıştı. ocuklar sıralarında oturuyordu. Bir füze geldi. Sonra bir tane daha ve bir tane daha... Dakikalar içinde bir okul enkaza döndü. Yüz altmıştan fazla kız çocuğu, kimi 7, kimi 9, kimi 12 yaşında. Hayatlarının ilkbaharında, son nefeslerini aldılar onlardan.

Aynı anlarda dünyanın büyük bir kısmı şu mesajı duyuyordu tekrar tekrar: İranlı kadınları özgürleştirmek gerekiyor, İranlı kadınları özgürleştirmek gerekiyor...

Hangilerini Az evvel tepesine füzeler yağdırdıklarınızı mı, yoksa sabah okula gönderdikleri yavrularının küçücük bedenlerini toprağa veren anneleri mi

Kadın hakları, özgürlük, demokrasi... Ne büyük kelimeler.

Minab'daki o okulun enkazına ve 165 kız çocuğu için kazılan mezarlara baktığınızda bu kelimelerin nasıl bir boşluğa dönüştüğünü görüyorsunuz.