İnsan neden güvenlik ister
Bireyi, toplumu ve siyaseti anlamak için sorulabilecek en temel sorulardan biridir bu.
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Aynı zamanda hisseden, bekleyen, korkan, umut eden ve geleceğe hazırlanmaya çalışan bir organizmadır. Beynimiz yalnızca içinde bulunduğumuz anı yönetmez. Henüz yaşanmamış olanı da hesaplamaya çalışır. Yaklaşan tehlikeyi sezmek, olası riskleri tahmin etmek ve buna göre hazırlanmak, hayatta kalabilmemizi sağlayan en kadim yeteneklerimizde biridir.
Belki de bu nedenle insan tarihi yalnızca özgürlük arayışının değil, güvenlik arayışının da tarihidir.
İnsanlar her çağda daha iyi bir hayat istemiştir. İyi hayatın ne olduğu konusunda farklı düşünseler de, güvenlik ihtiyacı konusunda büyük ölçüde ortaklaşmışlardır. ünkü güvenlik yalnızca fiziksel bir mesele değildir. İnsan, yarın neyle karşılaşacağını az çok öngörebildiği ölçüde kendisini güvende hisseder. Belirsizlik arttığında ise yalnızca düşünceler değil, beden de değişmeye başlar.
***
Eskiden insanlar gelecek planları yapardı. Bugün ise giderek daha fazla insan gelecek tahminleri yapmaya çalışıyor. İkisi asla aynı şey değil.
Plan yapmak, geleceğin belirli ölçüde öngörülebilir olduğuna inanmayı gerektirir. Tahmin etmek ise belirsizliğin içinde yön bulmaya çalışmaktır. Birinde insan geleceği şekillendirdiğini hisseder; diğerinde ise geleceğin kendisini şekillendirmesinden endişe duyar.
Belki de çağımızın en belirleyici duygularından biri tam olarak budur: Belirsizlik.
Peki sürekli belirsizlik içinde yaşayan toplumlar nasıl değişir Daha da önemlisi, belirsizlik yalnızca insanların ne düşündüğünü mü etkiler, yoksa bedenlerine, davranışlarına ve nihayet siyasi tercihlerine kadar uzanan daha derin sonuçlar mı doğurur
***
Modern nörobilim, beynin pasif bir organ olmadığını gösteriyor. Beyin sürekli olarak çevresini tarar, olası tehditleri hesaplar ve henüz gerçekleşmemiş durumlara karşı hazırlık yapar.
Bu nedenle insan yalnızca yaşadıklarına değil, yaşayabileceğini düşündüğü şeylere de tepki verir.
Henüz işini kaybetmemiş bir insan işsizlik korkusu yaşayabilir örneğin. Henüz yoksullaşmamış bir insan yoksullaşma kaygısı hissedebilir. Henüz başına kötü bir olay gelmemiş bir insan, onun ihtimaliyle bile huzursuz olabilir. ünkü insan organizması için bazen beklenen tehdit ile gerçekleşen tehdit arasındaki fark sandığımız kadar büyük değildir.
Beden, geleceğe ilişkin işaretleri ciddiye alır.
Kalp atışları hızlanır. Uyku düzeni bozulur. Dikkat daralır. Sabır azalır. İnsan kendisini farkında olmadan sürekli tetikte bulur. Sanki görünmeyen bir tehlike biraz ileride bekliyormuş gibi.
Sorun şu ki, insan bedeni kısa süreli tehlikelerle baş etmek konusunda oldukça başarılıdır. Ancak uzun süreli belirsizlikler karşısında aynı başarıyı gösteremez.
Geçici korkularla yaşayabiliriz. Fakat sürekli tedirginlikle yaşamak zordur.
İşte bu nedenle belirsizlik yalnızca ekonomik ya da siyasi bir mesele değildir. Aynı zamanda biyolojik bir meseledir. İnsan bedeninin güvenlik duygusuyla doğrudan ilişkilidir.
Belki de bugün yaşadığımız birçok toplumsal gerilimi anlamak için insanların ne düşündüğünden önce ne hissettiğine bakmak gerekiyor. Zira sürekli alarm halinde yaşayan bir beden, dünyayı da alarm halinde görmeye başlar.
***
Uzun yıllar boyunca siyaset bilimi, seçmeni büyük ölçüde rasyonel bir varlık olarak ele aldı. Buna göre insanlar bilgi toplar, seçenekleri değerlendirir, kendi çıkarlarını hesaplar ve ardından oy verirler.
Halbuki hayat çoğu zaman bu kadar basit değildir.
ünkü insan kararlarını yalnızca aklıyla vermez. Korkuları, umutları, aidiyetleri ve güvenlik duygusu da bu sürecin içindedir. Hatta bazı durumlarda bunlar, ekonomik çıkarların ya da ideolojik tercihlerin önüne geçebilir.
Dolayısıyla aynı ekonomik koşullarda yaşayan insanların birbirinden tamamen farklı siyasi tercihler yapabilmesi şaşırtıcı değildir. Kendini güvende hisseden bir insan ile sürekli tehdit altında hisseden bir insan aynı dünyada yaşamıyordur. Aynı haberleri izleseler, aynı ekonomik verileri görseler, hatta aynı mahallede otursalar bile farklı gerçekliklerin içinde hareket edebilirler.
Siyasetin çoğu zaman gözden kaçan yönlerinden biri de budur. İnsanlar yalnızca kendilerine ne vadedildiğine bakmazlar. Aynı zamanda kendilerini kimin koruyabileceğine, kimin belirsizliği azaltabileceğine ve kimin geleceği daha öngörülebilir hale getirebileceğine de bakarlar.
Bu nedenle siyasal tercihler çoğu zaman yalnızca fikirlerin değil, duyguların da hikâyesidir.
Belki de bu yüzden tarihin birçok döneminde insanlar özgürlük ile güvenlik arasında tercih yapmak zorunda kaldıklarında, çoğu kez güvenliği seçmiştir.
ünkü özgürlük insanın ideallerine seslenir; güvenlik ise varoluşuna!
***
Güvenlik hissi yalnızca bireysel bir duygu değildir. Aynı zamanda toplumsal bir iklimdir.
Bir toplumda insanlar gelecekten emin olduklarında, kurumlara güvendiklerinde ve yarının bugünden tamamen kopuk olmayacağına inandıklarında farklı davranırlar. Daha sabırlı olurlar. Daha uzun vadeli düşünürler. Farklı fikirlere karşı daha hoşgörülü olabilirler. Risk almaya ve yeniliklere daha açık hale gelirler.
Buna karşılık sürekli belirsizlik altında yaşayan toplumlarda bambaşka eğilimler ortaya çıkar. İnsanlar önce kendilerini korumaya yönelir. Ufuk daralır. Kısa vadeli düşünme yaygınlaşır. Öfke daha hızlı yükselir. Tehdit algısı büyür. İnsanlar dünyayı olduğundan daha tehlikeli görmeye başlar.
Bu noktadan sonra siyaset yalnızca projelerin, programların veya ideolojilerin yarışı olmaktan çıkar. Güvenlik vaatlerinin yarışına dönüşür.
Neticede kutuplaşmanın yükseldiği, öfkenin arttığı ve toplumsal gerilimlerin derinleştiği dönemlerde insanlar çoğu zaman daha sert söylemlere, daha güçlü lider figürlerine veya daha keskin kimliklere yönelirler.
Belki de bu yüzden toplumların ruh halini anlamadan seçim sonuçlarını anlamak mümkün değildir.
***
Burada karşımıza daha büyük bir soru çıkıyor:
Siyasetin gerçek amacı nedir
Bu soruya verilen cevap, aslında nasıl bir toplum istediğimizi de belirler.
Eğer siyaseti yalnızca iktidarı elde etme ve elde tutma sanatı olarak görürsek, insanların korkularına seslenmek yeterli olabilir. ünkü korku güçlü bir duygudur. İnsanları harekete geçirir. Safları sıklaştırır. Aidiyetleri güçlendirir. Tehdit algısını canlı tutar.
Ancak siyaset bundan ibaret değildir.
Antik Yunan'dan bu yana birçok düşünür siyasetin nihai amacının insanın iyi yaşamına katkıda bulunmak olduğunu savunmuştur. Aristoteles'in "eudaimonia" dediği şey, yalnızca bireysel mutluluk değil, insanın potansiyelini gerçekleştirebildiği, güven içinde yaşayabildiği ve erdemli bir hayat kurabildiği toplumsal düzendi.
İnsanların yarına inanarak bakabildiği, çocuklarının geleceğinden endişe duymadığı, kurumlara güvenebildiği ve sürekli tetikte yaşamak zorunda kalmadığı bir toplumsal iklim.
Bugün ise siyaset çoğu zaman bu anlamından uzaklaşmış görünüyor.
Özellikle bizim gibi ülkelerde siyaset, toplumun refahını ve huzurunu artırma, yurttaşı mutlu etme çabasından çok, "yönetme" becerisi üzerinden tanımlanıyor. İktidara gelmek, iktidarı korumak, rakibi yenmek, gündemi belirlemek, üstünlük sağlamak; siyasetin asıl amacı...
Bunun doğal sonucu olarak siyaset, toplumun sorunlarını çözmek için kurulmuş bir araç olmaktan uzaklaşıp kendi iç dinamikleri olan ayrı bir dünyaya dönüşebiliyor. Hatta zaman zaman toplumdan kopuk, kendi kurallarıyla işleyen bir siyasal sınıf görüntüsü ortaya çıkıyor.

10