Yazar, küresel çatışmalardan kişisel ilişkilere, okullardan trafiğe uzanan şiddet dilinin toplumun tüm katmanlarına işlediğini ve bunun yalnızca bireysel sapkınlık değil, medyanın da beslemesiyle sistemik bir sorun haline geldiğini savunuyor. Bu iddiayı İran, Lübnan, Gazze gibi savaş bölgelerindeki kitlesel yıkımlar ile kadın cinayetleri, okul saldırıları ve gündelik trafiksel çatışmaları ilişkilendirerek ortaya koyuyor. Yazının kilit argümanı ise şiddetin büyük ölçekten küçük ölçeğe aynı duygular (güç, kontrol, kaybetme korkusu) tarafından beslendiği ve medyanın bunu dramatize ederek pekiştirdiği yönündedir—ancak bireyleri suçlamaktan ziyade sistemik faktörleri vurgulamak çözüme mi yaklaştırır, yoksa sorumluluk bulanıklığı yaratır mı?
Cinayet, ihanet, şiddet, intihar...
Ne çok duyuyoruz artık bu kelimeleri. Sadece haber başlıklarında da değil; hayatın içinde. O kadar sık duyuyoruz ki, artık anlamları siliniyor, geriye sadece tekrarın boş sesi kalıyor.
Her biri, bir toplumun vicdanını, merhamet duygusunu, adalet arayışını doğrudan ilgilendiren ağır dosyalar. Mahkeme raflarını kabartan, hukuk sistemini zorlayan...
Gezegen uzun süredir bir şiddet sarmalının içinde debelenip duruyor. Kör bir döngü de değil; yönü, dili ve hedefi olan bir yıkım hali. Sokakta ya da evde başlayan şiddet, çoktan devletlerin diline, liderlerin kararlarına, sınırların ötesine taşmış durumda. İran'da, Lübnan'da, Gazze'de, Ukrayna'da... Yaşanıyor. Eş zamanlı olarak da izleniyor.
Güç zehirlenmesi yaşayan, insani sınırlarını çoktan kaybetmiş, kararlarını vicdanla değil stratejik ve bencil kişisel hesaplarla veren liderler... ülkeleri yönetiyor; toplumların kaderini, hatta hafızasını biçimlendiriyor. Bir şehrin yok oluşu, çocukların ölümü, bir halkın yerinden edilmesi, yüzlerce yıllık tarihi yapıların, tarihin, kimliğin yerle bir edilmesi, bir kültürün küle çevrilmesi, bir toplumun hafızasının göz göre göre yok edilmesi onlar için çoğu zaman bir "sonuç" değil, bir "araç". Pervasız, ölçüsüz, hayasız bir saldırganlık, sınır tanımayan bir "çökme" iklimi.
Sonrasında İran için, Lübnan için ilan edilen sözde ateşkesler. On günlük, on beş günlük... Sanki yıkımın bir takvimi varmış gibi. Sanki ölüm, durup yeniden başlayabilen bir süreçmiş gibi. Üstelik o "ateşkes" bile sahadaki gerçekliği durdurmaya yetmiyor. Diğer yanda önce açılan, sonra kapatılan Hürmüz Boğazı ve onun üzerinden yükselip duran gerilim. İran'ın ablukayı işaret ederek yeniden kapattığı bir geçit, ardından gelen açıklamalar, tehditler, restleşmeler... ABD Başkanı Trump'ın "İran bize şantaj yapamaz" çıkışı...
Sözler havada uçuşuyor. Ama artık pek bir ağırlığı da yok. Bu düzende ateşkes, barışın habercisi değil; şiddetin nefes alıp yeniden devam ettiği bir boşluk sadece. Sonra yine aynı dil, aynı şiddet, aynı pervasızlık...
En dehşet vericisi de bu yıkımlar gizlenmiyor artık. Aksine, dünyanın gözünün önünde, neredeyse teşhir edilerek gerçekleşiyor. Bombalar düşüyor. Şehirler yıkılıyor. İnsanlar ölüyor.
Bu, sıradan bir savaş dili değil. Bu, medeniyet fikrinin kendisine yönelmiş sistematik bir aşındırma. Hukukun askıya alındığı, ahlakın araçsallaştırıldığı, insan hayatının istatistiğe indirildiği bir çağdayız.
Bu kadar büyük bir yıkımın ortasında, insanlık sadece ölmekle kalmıyor... Aynı zamanda yavaş yavaş anlamını da yitiriyor.
Dillerde kalan acı bir ağıt tadı, Feyruz'un sesiyle:
"Selam sana yüreğimin derinliklerinden ey Beyrut!
Kabul edin bu selamımı,
Ey denizler, evler ve eski denizlerin yeni yüzü çöller...
O ki benim halkımın hamurundan yoğrulmuştur, ekmeğim, içkim, yaseminim...
Ateşin ve dumanın tadı nasıl oldu"
***
Ateşin ve dumanın tadı... Sadece savaş meydanlarında değil, hayatın en mahrem yerlerinde de hissediliyor. ünkü o ateş, yalnızca şehirleri yakmıyor, insanların iç dünyasına da sızıyor. Duman, yalnızca gökyüzünü karartmıyor; ilişkilerin içine de çöküyor.
Bugün ikili ilişkilerde, özellikle kadın-erkek ilişkilerinde sıkça karşımıza çıkan "ihanet" kelimesi, tesadüf değil. Kelimeler, çağın ruhundan beslenir.
Güvensizlik, kontrol ihtiyacı, kaybetme korkusu, değersizlik hissi... Tıpkı büyük ölçekli çatışmalarda olduğu gibi, burada da benzer duygular farklı biçimlerde yeniden üretiliyor.
İnsan, yaşadığı dünyanın küçük bir yansıması.
Liderlerin ve devletlerin birbirine karşı kullandığı dil ne kadar sertleşirse, insanların birbirine karşı kurduğu dil de o kadar sertleşiyor. Gücün meşrulaştırıldığı, haklının değil güçlünün kazandığı bir atmosferde, ilişkiler de birer mücadele alanına dönüşüyor. Sevgi yerini stratejiye, güven yerini denetime bırakıyor.
"İhanet" ise sadece bir eylemi değil, çoğu zaman bir kaçışı temsil ediyor. İnsanlar, yüzleşmek yerine kırıyor; konuşmak yerine uzaklaşıyor; anlamak yerine cezalandırıyor.
Bugün kadın cinayetleri, "Ayrılmak istediği için öldürülen" kadın hikayeleriyle karakterize. Bir ilişkinin bitişinin diyeti, bir insanın hayatıyla ödeniyor her defasında. Kontrol kaybını kabullenemeyen bir zihniyetin, şiddeti çözüm olarak görmesinin sonucu.
ocuklar ve gençler arasında durum farklı mı Akran zorbalığı artık sadece okul koridorlarında kalmıyor; sosyal medyada büyüyor, kalabalıkların önünde teşhir ediliyor ve her gün biraz daha fazla ölümle sonuçlanıyor. Daha geçen gün Bayrampaşa'da yaşanan olayda olduğu gibi... Bir grup gencin, bir başka gence yönelttiği hadsiz, hudutsuz, bilinçsiz bir şiddet, sadece fiziksel değil; izleyenlerin kayıtsızlığıyla da büyüyen bir yıkım.
Ya üç gün önce Urfa'da yaşananlar...
2007 doğumlu, okulun eski bir öğrencisi. Elinde pompalı av tüfeğiyle önce okul bahçesine giriyor, sonra okulun içine. Önüne gelene ateş açıyor... Bir okul saniyeler içinde dehşet sahnesine dönüşüyor. Dijital bir savaş oyununun gerçekliğe sızmış hali gibi...
Fakat bu bir oyun değil, canlar gerçek. 16 kişi yaralanıyor. Öğretmenler, öğrenciler, polis...
Köşeye sıkıştığı yerde saldırgan, namluyu bu kez kendine çeviriyor, aynı silahla kendi hayatına son veriyor. Böylece kapanışı da dehşet verici olan karanlık bir döngü tamamlanıyor.
Sonra Kahramanmaraş... Henüz 8. sınıf öğrencisi bir çocuk. Sırt çantasında 5 silah ve 7 şarjörle giriyor okula! İki sınıfa girip rastgele ateş açıyor. Babası eski bir emniyet görevlisi... On kişi hayatını kaybediyor. ok sayıda yaralı... Bir çocuğun sırt çantası ne zaman bu kadar ağır bir karanlığı taşıyabilir hale geldi
Tek tek olayların içinde düzenin zifiri karanlığı, bir çağ yangının bütün ateşi, utancı o kelimelerde vücut buluyor: Şiddet. Cinayet. İntihar.
ağın ruhuna işlemiş bu şiddet dilinin, yakıp yıkıcı zihniyetin en savunmasız alanlarda bile kendine yer bulabilmesi. Okulların bile güvenli olmaktan çıktığı, çocukların bile bu dilin içine doğduğu bir gerçeklik...
Aynı dil, aynı tahammülsüzlük; gündelik hayatın en sıradan anlarında da kendini gösteriyor. Büyük trajedilerde gördüğümüz o zihniyet, daha küçük ölçeklerde ama aynı yoğunlukla tekrar ediyor. Trafikte örneğin. En küçük bir tartışma, birkaç saniye içinde yumruklara, silahlara, hatta ölüme varabiliyor.
Hırs gelir göz kararır, hırs gider yüz kızarırdı eskiden. Bugün ise o ikinci aşama çoğu zaman yaşanmıyor. O yüz kızarması boşuna değildi; insan, yaptığıyla başını eğmemeyi önemserdi. İnsan içine başı dik çıkabilmeyi, bir hata yapsa da ondan sonra bile başını eğmeden yaşayabilmeyi...
Kişilerin yaşam biçimleri, ailelerinden ve toplumdan yüklendikleri hafıza, kendi psikolojileri... Elbette hepsi devrede. Ama bu bireysel gibi görünen tepkilerin arkasında, çok daha geniş bir iklim var. Bir yerde sürekli yangın varsa, o yangının sıcaklığı herkese ulaşır.
Büyük savaşlarla küçük kırılmalar arasında sandığımız kadar büyük bir mesafe yok aslında. Aynı duygular farklı ölçeklerde yeniden üretiliyor: Güç, kontrol, kaybetme korkusu, hırs...
Bugün cinayet sadece bireysel bir suç değil; kitlesel bir gösteriye dönüşmüş durumda. İhanet yalnızca bir ilişkiyi değil, insanlığın kendisini hedef alıyor. Şiddet, bir sapma değil; bir yönetim biçimi haline geliyor. İntihar ise bazen bir bireyin değil, bir toplumun sessizce içine çekildiği bir çöküşe dönüşüyor.

23