Tarihe yön veren ulu çınarlar

Şehrine geldiğimiz günden beri bizlerden ilgisini esirgemeyen Kırşehir Valisi Murat Sefa Demiryürek'i TİGAD Genel Başkanı Okan Geçgel ve Yönetim Kurulu Üyeleri ile birlikte makamında ziyaret ediyoruz. Vali bey makamında ego değil, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" şiarı gereği, hizmet üretmenin yanında insan biriktiren birisi.

Tanışma esnasında, değişik vilayetlerden gelen meslektaşlarımızla girdiği diyalogda insanın yüreğine dokunan o kadar çok anekdot aktardı ki, gıpta etmemek mümkün değil. Gittiği yerlerin özüne inip, devletin şefkatli eli olarak gönüllere dokunduğu, yaşadığı toprakların nüvelerinden beslendiği o kadar aşikâr ki, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi 15 Temmuz Millî İrade Salonu'nda gerçekleştirilen çalıştayın açılış konuşmasında ifade ettiği şu sözlerin üzerine söz söylemek lafügüzâflık olur: "Kırşehir, ahîlik geleneğinin merkezi, Cacabey Medresesi'nin ilim ve bilim sahası, Neşet Ertaş'ın mirası ve Anadolu'nun kadîm kültürünü yaşatan önemli tarih ve kültür merkezlerinden birisidir."

Vali Demiryürek devlet adamı olmanın yanında, kadîm kültürden beslenen ve besleyen, valiliğin kültür yayınları arasında çıkan "Elini, sofranı, kapını açık; belini, dilini, gözünü bağlı tut" şiarıyla hazırlanan Ahîlik, Anadolu Kültürünün Nazar Boncuğu Kırşehir'in Gelenek ve Görenekleri, Selçuklu Döneminde Kırşehir ve Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş'a Armağan isimli kitapları içilen çaylar eşliğinde hediye ederek yüce gönüllülüğünü bir kez daha cömertçe gösterdi.

*

Daha sonra Kırşehir Açık Ceza İnfaz Kurumu'nda düzenlenen programda Türkiye'nin dört bir yanından gelen 130 gazeteci ile tekrar buluşan ve iki müjde veren Vali Demiryürek, "Organize Sanayi Bölgesi'nin genişletilmesi ve Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) yatırımını Kırşehir'e kazandırdık. Yıl sonunda bitirilmesi planlanan fabrika kimyasal, biyolojik ve radyoaktif tehditlere karşı koruyucu ekipman üretimi gerçekleştirilecek. Şehrin çok çeşitli üretim, yatırım ve kalkınma hedefleriyle sadece Kırşehir'e değil, bölgeye büyük katkı sunacak." açıklamasıyla Kırşehir'in zenginliğine zenginlik katacağını ifade etti. Ne diyelim, çalışan Demiryürek pas tutmaz.

Hizmetleriniz daim, ömrünüz bereketli olsun.

***

OSMANLI DEVLETİ'NİN MANEVÎ KURUCUSU ŞEYH EDEBÂLÎ

Kırşehir'deki kültür rotasından yürüyerek kadîm tarihin izini sürmeye devam ediyoruz... Bir önceki yazımızda Kırşehir'in ulularından Ahî Evrân Velî'den bahsetmiştik. Bugün de bu silsilenin diğer isimlerine yer vereceğiz.

*

1206 yılında Kırşehir'in Mucur ilçesi İnaç köyünde doğan Şeyh Edebâlî'nin künyesi İmâdüddin Mustafa bin İbrahim bin İnac el-Kırşehrî olup, Selçukluların Şeyh'ül İslâm'ı Şeyh Sadreddin Konevî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin çağdaşıdır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Hacı Bektâş-ı Velî gibi devrin önemli şahsiyetlerinin sohbetinde bulunan, Necmeddin Ez-Zâhidî'den fıkıh ilmini öğrenen, Şam'a giderek âlimlerden İslâmî ilimler dersi alıp döndükten sonra kendisini tasavvufa vererek Vefâiyye Tarikatı'nın Şeyhi Baba İlyas'ın dergâhında yol alan Şeyh Edebâlî, Bilecik'te bir zaviye kurar ve halkı irşada başlar.

Anadolu ahilerinin ileri gelenlerinden olan Şeyh Edebâlî ileri görüşlülüğü, mücadele ruhu ve ilmi derinliğiyle Anadolu'da İslâm'ın yayılması ve Müslümanların birliğinin sağlanmasına büyük katkı sağlar. Bu sırada âlimleri ve maneviyat erlerini çok seven Osman Bey ile tanışır ve ona dinî ve idarî konularda danışmanlık yapar. Osmanlı Devleti'nin kurulmasında ve yükselmesinde büyük rolü oynar. Kızı Rabî'a Bâlâ Hâtun'u Osman Gâzî evlendirir. Fikirleriyle, düşünceleriyle, dualarıyla ve nasihatleriyle Osman Gâzî'ye yön verir.

"Ey oğul!.." nasihatleriyle adını tarihe altın harflerle yazdıran Şeyh Edebâlî, 1326 yılında Bilecik'te vefat eder. Rahmet ve minnetle anıyoruz.

***

CACABEY, KIRŞEHİR'E DAMGASINI VURMUŞ

Gelelim emirlik döneminde Kırşehir'e mührünü vuran Cacabey'i yâd etmeye...

1240'ta Çorum'un İskilip ilçesinde doğan Nureddin Cibril Bin Cacabey, Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan oğlu Sultan 2. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Kırşehir Emiri olur.

Devrin fakültesi sayılan Cacabey Medresesi'ni 1271-1272 yıllarında matematik, fen, gözlemevi (rasathane) ve medrese olarak inşa ettirir. (Yapı, iki renkli taş işçiliğinin uygulandığı üzerindeki ay ve güneşi, ekvator çizgisi ile eksen eğikliğini sembolize eden simge ve ayetlerle bezeli türünün nadide örneği taç kapısıyla; üç ayrı yerde bulunan sütuncelerle bir roketin ateşleme ve fırlatma hâlini gösteren dış cephesiyle; yapıdan ayrı olan tuğladan yapılmış çinili ve tek şerefeli minaresiyle ve başka bir örneği bulunmayan ana eyvanda yer alan koni ve küre biçimlerinin üst üste bindirilmesiyle oluşan sütunlarıyla dikkat çekiyor.) Kubbesi açık ve altında bir kuyunun bulunduğu medresede, kuyunun içindeki suya yansıyan yıldızlar incelenir, bunların üzerinde araştırmalar yapılır. Kurulan bu sistem, dünyanın ilk teleskopu olma özelliğini taşır. Yönetim işlerinde Türkçe konuşan ve yazışmalarında Türkçe kullanan Cacabey, medresede aynı zamanda Türk dilinde eğitim verilmesini sağlar. (Daha sonra camiye çevrilen medrese, minaresindeki mavi çiniler nedeniyle halk arasında "Cıncıklı Camii" olarak anılmaya başlar.)

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin övgüsüne mazhar olan Cacabey, kendi idaresinde yaşamakta olan Hacı Bektâş-ı Velî ile ilgilenir ve himaye eder. Anadolu'da birçok hayır kurumu ve ayrıca cami, zaviye gibi pek çok kamusal yapının da onarımını sağlar.

Cacabey, 1301 yılında Bizanslılara karşı savaşırken şehit düşer. Cenazesi, Kırşehir'e getirilerek yaptırdığı medresenin altındaki türbeye defnedilir. Caminin içinden merdivenlerle inilen bu türbe maalesef rutubet kokusundan dolayı hem ziyaretçileri, hem de Cacabey'in ruhunu rahatsız ediyor. Lütfen biraz ilgi, lütfen!..

Emir Cacabey tarafından yaptırılan, Anadolu'daki ilk gözlemevi Cacabey Gökbilim Medresesi, "Anadolu Selçuklu Medreseleri" başlığı altında UNESCO'nun geçici dünya mirası listesinde bulunuyor.

(Bununla birlikte bazı tarihçiler, Cacabey'in Moğol istilası sırasında Moğollara ve Moğol yanlısı Selçuklu devlet adamlarına başkaldıran Kırşehir'deki çok sayıda Ahi ve Türkmeni kuşatma altına alarak zulmettiğini ifade eder.)

***

TÜRKÇENİN "GARİB" ŞAİRİ ÂŞIK PAŞA

Bu kadar birbirinden mümtaz ismi yâd edip de Türkçenin "garib" Şairi Âşık Paşa'dan bahsetmemek vefasızlık olur.

1272'de Kırşehir'de doğan Âşık Paşa'nın (Alâeddîn Ali) ailesi Horasan'ndan Anadolu'ya gelerek burayı kendilerine yurt kılar. Ahî Evrân Velî ve Hacı Bektâş-ı Velî'nin çağdaşı olan Aşık Paşa, Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde Osman Gâzî'nin ve Orhan Gâzî'nin yanında yer alarak katkı sağlayanlar arasında yer alır.

Asıl adı Ali olan ve "Âşık Paşa" ismini mahlas olarak kullanan şair, Türk edebiyatının ilk büyük telif mesnevisi olarak bilinen, Türkçe olarak yazdığı 12 bin beyitten oluşan "Garibnâme" adlı eserinde madencilikten, ziraata, kâmil insan olmaktan peygamberlere kadar farklı konulardaki düşüncelerini şiirlerinde dile getirir.

Türkçenin hor görüldüğü, "Türkçe şiirler yazılamaz" denildiği bir çağda bu milletin sevinçlerini, kederlerini, sevdalarını ve yaşantılarını Türkçe kaleme alan tasavvuf şairi Âşık Paşa, yaşadığı 13'üncü asrın sonu 14'üncü asrın başında döneminde Farsça ve Arapça ön planda bulunmasına rağmen Türkçe konuşup yazan ender mutasavvıflardan birisi olur.

Türkçenin o dönemde garip kaldığını düşünerek eserine "Garibnâme" ismini verdiği rivayet edilen Âşık Paşa, "Türk dahi bilmez idi ol dilleri, İnce yolu ol ulu menzilleri, Bu kitap anunçin geldi dile..." dizeleriyle "Garibnâme"yi veciz bir dille özetliyor.

Aynı zamanda Ahilik Teşkilâtı'nın da kurucu öncülerinden olan, Kırşehir'in yetiştirdiği tasavvuf şairi Âşık Paşa, Ankara-Kayseri kara yolu üzerindeki Kırgız çadırını andıran ve Selçuklu mimarisiyle yaptırılan türbesinde ziyaretçilerin duaları arasında hesap gününü bekliyor. Ruhu şâd olsun.

***

BOZKIRIN BOZLAKLARINA CAN VEREN ABDALLAR

Bu şehre kimileri ilim ve bilimle, kimileri ise bozlaklarla gönülden gönüle kurdukları köprülerle hayat vermiş...

Kökeni Orta Asya'ya kadar uzanan bozlaklar, yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörük/Türkmen ve Avşar oymaklarının feryatlarını, haykırışlarını saz ve sözle ifade etme geleneği olarak nesilden nesile, ustadan çırağa aktarılageliyor.

Bozkırın bozlaklarını çığırdıkları türkülerle dünyaya duyuran Âşık Said (1835-1910), Muharrem Ertaş (1913-3 Aralık 1984), Hacı Taşan (1930- 9 Mart 1983), Kırşehirli Çekiç Ali (1932-13 Eylül 1973), Şemsi Yastıman (10 Temmuz 1923- 10 Temmuz 1994) ve Yaşar Kemal'in "Bozkırın Tezenesi" dediği Neşet Ertaş Kırşehir'in âdeta sesi, nefesi olmuş.

Konserlerinde dinleyicilerinden, "Yanık bir cuğara varsa verin. Bir nefes alayım..." talebi karşılık bulan ve cuvarasını çektikten sonra yaşanmışlık kokan, yürekleri titreten türkülerini çığırmaya devam eden, bir televizyon programında sigarayı bırakmasını telkin eden dönemin Başbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a, "Fakir fukaranın zaten canı burnunda bir tek cuvarası var..." diyerek tiryakiliğinden vazgeçmeyen samimi, dobra, hasbi bir abdaldan bahsediyoruz.

1938 yılında Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesinin Kırtıllar köyünde Döne anadan dünyaya gelen Neşet Ertaş, abdal kültürünün o zamanki temsilcilerinden olan babası Muharrem Ertaş ile gittiği düğünlerde önce oyun oynayarak, daha sonra da sazıyla türküler söyleyerek uzun ince bir yola çıktı. İstanbul'da babasına ait "Neden Garip Garip Ötersin Bülbül" türküyle ilk plağını çıkaran Ertaş, halk ozanı olarak tanınmaya başladı. İstanbul'dan sonra yolunu Ankara'ya düşüren yüce gönüllü insan burada tanıdığı Leyla'yla tanışıp evlenerek (babasının karşı çıkmasına rağmen) 3 evlat sahibi oldu. Parmakları felç olan Ertaş, şifa aramak için Almanya'ya giderek burada uzun bir tedavi süreci geçirdi. Gerekli tedavileri gördükten sonra burnunda tüten memleketine dönüşü hayatının dönüm noktası, diğer deyimle muhteşem oldu. İstanbul'da verdiği konserle âdeta yeniden doğan Ertaş, insanların yüreğini titreten türküleriyle gönülleri fethetti.

Türküleri kendine has üslubuyla icra eden, "Bozkırın Tezenesi", "Türkülerin Babası", "Anadolu Efsanesi" ve "Abdal Müzisyen" gibi mahlaslarla da bilinen "