Terörsüz Türkiye gerçekten çözüm mü, yoksa dört ayaklı Kürdistan sürecinin yeni adımı mı

"Terörsüz Türkiye" söylemi güvenlik politikası mı, yoksa ülkenin idari yapısını değiştirecek stratejik bir dönüşüm müdür?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, "terörsüz Türkiye" söyleminin yalnızca güvenlik meselesi olarak görülmesinin yanlış olduğunu savunmaktadır. Yazar, İkiz Yasaların imzalanması ve ardından 2000 sonrasında başlayan sürecin, BM hukuk metinlerindeki "halkların kendi kaderini tayin hakkı" gibi kavramlar üzerinden Türkiye'nin üniter yapısını federatif modellere doğru yönlendirdiğini iddia etmektedir. Ortadoğu'da Irak, Suriye gibi örneklerdeki jeopolitik müdahalelerin Türkiye'de de "dört ayaklı Kürdistan" senaryosu çerçevesinde tekrarlanıp tekrarlanmadığı sorusu yazının merkezindedir.

Son 1,5 yıldır sürdürülen "terörsüz Türkiye" başlığı altındaki tartışmalar kamuoyuna yeni bir devlet politikası gibi sunuluyor. Elbette terörün bitmesi milletimizin ortak arzusudur. Hiç kimse kırk yıldır bu ülkenin evlatlarını toprağa veren bir sürecin devamını istemez. Ancak tam da bu noktada sorulması gereken bazı temel sorular vardır. Çünkü mesele sadece silahların susması meselesi değildir; mesele silahların susması karşılığında neyin konuşulduğu, neyin değiştirildiği ve Türkiye'nin hangi istikamete yönlendirildiği meselesidir.

Bugün "terörsüz Türkiye" söylemi yeni gibi anlatılsa da bu sürecin temelleri bugün atılmamıştır. Türkiye'nin 15 Ağustos 2000 tarihinde DSP–MHP–ANAP koalisyon hükümeti döneminde imzaladığı ve 4 Haziran 2003 tarihinde AK Parti hükümeti döneminde TBMM'de kabul ederek yürürlüğe koyduğu, kamuoyunda "İkiz Yasalar" olarak bilinen Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi bu tartışmaların hukukî zeminlerinden biri olarak yıllardır gündemdedir. Dikkat çekici olan husus şudur: Türkiye Cumhuriyeti'nin önceki hükümetleri bu sözleşmeleri uzun yıllar boyunca imzalamamış, özellikle "halkların kendi kaderini tayin hakkı" gibi maddelerin doğurabileceği sonuçlar nedeniyle temkinli bir yaklaşım sergilemiştir. Ancak 2000 yılında DSP–MHP–ANAP koalisyonu döneminde atılan imza ve 2003 yılında AK Parti hükümeti döneminde yapılan onay süreciyle birlikte Türkiye açısından yeni bir dönemin kapısı açılmıştır. Bu süreç partiler üstü bir yönelim olarak yıllardır adım adım ilerletilmektedir. Ve daha da önemlisi; mesele, maalesef emperyal projelerin Türkiye'de zamanla devlet politikası hâline getirildiği bir dönüşüm sürecidir.

İkiz Yasaların en çok tartışılan yönlerinden biri "halkların kendi kaderini tayin hakkı" ifadesidir. Uluslararası hukukta teknik bir kavram gibi sunulan bu ifade, sahada çoğu zaman yerel özerklik tartışmalarının, federatif modellerin ve bölgesel yönetim taleplerinin önünü açan bir içerik taşımaktadır. Ortadoğu'nun son otuz yılı bu kavramların nasıl uygulandığını açıkça göstermektedir. Irak'ta yaşananlar ortadadır, Suriye'de yaşananlar ortadadır, Balkanlar'da yaşananlar ortadadır. Bugün aynı kavramların Türkiye üzerinden yeniden tartışılması tesadüf değildir.

Nitekim Cihat Yaycı Paşa da Milli Gazete'de yayımlanan değerlendirmelerinde Türkiye'nin üniter yapısını etkileyebilecek bölgesel projeler ve dış kaynaklı stratejik yönlendirmeler konusunda dikkatli olunması gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Benzer şekilde Graham E. Fuller tarafından yıllar önce ortaya konulan değerlendirmelerde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kimlik tartışmalarının anayasal zemine taşınması ve Türkiye'nin idari yapısının yeniden tartışmaya açılması gibi başlıkların gündeme getirilmiş olması, bugün yürütülen tartışmaların yalnızca güncel bir güvenlik politikası olarak değil, uzun vadeli bir stratejik çerçeve içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Bu nedenle bugün yürütülen "terörsüz Türkiye" söylemini yalnızca bir güvenlik politikası olarak değerlendirmek eksik bir bakış olur. Çünkü Ortadoğu'da son otuz yılda yaşanan gelişmelere bakıldığında Irak'ın kuzeyinde oluşan yapı, Suriye'nin kuzeyinde ortaya çıkan fiilî durum ve İran ile Türkiye'yi de içine alan bölgesel tartışmalar bir arada değerlendirildiğinde, bölgede uzun süredir konuşulan ve kamuoyunda "dört ayaklı Kürdistan" olarak ifade edilen jeopolitik senaryoların adım adım tartışmaya açıldığı görülmektedir. Bu nedenle bugün "terörsüz Türkiye" başlığı altında yürütülen sürecin yalnızca silahların susmasıyla sınırlı bir güvenlik meselesi mi olduğu, yoksa Türkiye'nin idari yapısını ve bölgesel konumunu etkileyebilecek daha geniş kapsamlı bir stratejik dönüşümün parçası mı olduğu sorusu milletimizin zihninde haklı olarak karşılık bulmaktadır.