Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mahmut Arıkan'ın çerçeve yasaya ilişkin şartlı destek açıklamasından sonra farklı değerlendirmelerin yapılması son derece doğaldır.
Kimileri "Neden evet" diyecek.
Kimileri "Bu iktidara nasıl güveneceğiz" diye soracak.
Kimileri ise haklı olarak, "Bu sürecin arkasında ABD'nin, İsrail'in ve emperyal güçlerin bölgesel hesapları var mı" diye endişe edecek.
Ben de bu kaygıların önemli bir bölümünü taşıyorum.
Hatta açıkça ifade edeyim:
Ben hâlâ bu sürecin yalnızca Türkiye'nin kendi iradesi ve kendi ihtiyacı doğrultusunda başlatıldığı konusunda ikna olmuş değilim.
Irak'ta yaşananları gördük.
Suriye'de yaşananları gördük.
Libya'da, Afganistan'da ve bütün İslam coğrafyasında yaşananları gördük.
Ülkelerin nasıl parçalandığını, etnik ve mezhepsel farklılıkların nasıl kullanıldığını, terör örgütlerinin nasıl vekâlet savaşlarının aracı hâline getirildiğini gördük.
Dolayısıyla Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir süreçte emperyal güçlerin ve onların bölgedeki taşeronlarının hesaplarını görmezden gelemeyiz.
Ancak bütün bu kaygılarıma rağmen, Sayın Mahmut Arıkan'ın ortaya koyduğu şartlı destek tavrının, mevcut şartlar içerisinde sorumlu ve isabetli bir siyasi duruş olduğunu düşünüyorum.
Nedenini anlatayım.
Bu süreç bize başka bir gerçeği de gösterdi
Bana göre "Terörsüz Türkiye" adı altında yürütülen girişimler, milletimizin yıllardır üzerinde düşünmesi gereken çok önemli bir gerçeği de daha görünür hâle getirdi.
Yıllarca birbirlerine karşıymış gibi görünenlerin, birbirlerini en ağır ifadelerle suçlayanların bugün aynı sürecin içerisinde farklı roller üstlenebilmesi, geçmişte yaşananları yeniden sorgulamamızı gerektiriyor.
Ben yaşanan tabloya baktığımda bazen şöyle düşünüyorum:
Cenab-ı Allah, yıllarca bu coğrafyayı kana bulayanların oluşturduğu pisliği bugün yine kendilerine temizletiyor.
Fakat mesele bununla bitmiyor.
Asıl dikkat etmemiz gereken, eski pisliği temizlerken önümüze yeni bir pislik bırakılıp bırakılmayacağıdır.
Çünkü bana göre bugün ortaya çıkan tablo, PKK'nın da ona karşı mücadele ediyormuş görüntüsü altında yıllarca çok sert siyaset yapan bazı aktörlerin de küresel güçlerin bölgesel hesaplarında nasıl araçsallaştırılabildiğinin yeniden sorgulanması gerektiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Dün birbirlerine düşman gibi görünenlerin bugün aynı sürecin içerisinde buluşabilmesi elbette milletimizin zihninde ciddi sorular doğurmaktadır.
İşte böylesine karmaşık bir ortamda Mahmut Arıkan'ın TBMM kürsüsünde yaptığı konuşmayı değerlendirmek gerekir.
Bu sürecin mimarı Saadet Partisi değildir
Önce bir hakkı teslim edelim.
Mahmut Arıkan bu süreci başlatmadı.
Saadet Partisi bu sürecin mimarı değildir.
Millî Görüş, Türkiye'yi yıllarca uygulanan yanlış politikalarla bu noktaya getiren siyasi anlayış da değildir.
Bugün ortaya çıkan tablonun siyasi sorumluluğunu Saadet Partisi'nin omuzlarına yüklemek büyük bir haksızlık olur.
Ancak önümüzde oluşmuş bir gerçeklik bulunmaktadır.
Siyaset bazen sizin oluşturmadığınız bir tablonun içerisinde milletiniz adına doğru yerde durabilme sanatıdır.
"Ben yapmadım, beni ilgilendirmez" diyerek kenara çekilemezsiniz.
Çünkü konu Türkiye'dir.
Konu terördür.
Konu milletimizin kardeşliğidir.
Konu Türkiye'nin geleceğidir.
Ve konu emperyalizmin bu coğrafya üzerindeki hesaplarıdır.
İşte bu nedenle Saadet Partisi'nin yapması gereken kaçmak değil, milletin Meclisi'nde bulunarak kendi sözünü söylemektir.
Konuşacaksak TBMM'de konuşacağız
Ben Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren her meselenin TBMM'de konuşulmasını doğru buluyorum.
En zor meseleleri bile konuşacağız.
Ama nerede
Washington'da değil.
Tel Aviv'de değil.
Brüksel'de değil.
Kapalı kapılar ardında değil.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde.
Çünkü orası milletin Meclisidir.
Orada 600 milletvekili bulunmaktadır.
Türkiye'nin geleceğine ilişkin bir konu konuşulacaksa milletin gözü önünde konuşulmalıdır.
Saadet Partisi'nin böyle bir süreçte Meclis'ten çekilmesini veya her şeye peşinen "hayır" diyerek kenarda durmasını doğru bulmam.
Tam tersine, Millî Görüş'ün o Meclis'te bulunmasına bugün belki her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Kaygan bir zeminde yürüyoruz
Ancak kimse kendisini kandırmasın.
Bugün yürüdüğümüz zemin son derece kaygandır.
Bir tarafta kırk yılı aşkın süredir milletimizin kanını akıtan terörün tamamen sona ermesi ihtimali vardır.
Diğer tarafta emperyal güçlerin bölgemize ilişkin hesapları bulunmaktadır.
Bir tarafta Türküyle Kürdüyle kardeşliğimizi güçlendirme fırsatı vardır.
Diğer tarafta Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne zarar verebilecek yeni senaryoların devreye sokulması ihtimali bulunmaktadır.
Bir tarafta silahların susması vardır.
Diğer tarafta silahların susturulmasının ardından siyasetin önüne hangi taleplerin getirileceği sorusu vardır.
İşte böyle kaygan bir zeminde yürüyoruz.
Ve burada benim için tartışmaya dahi açılamayacak kırmızı çizgi bellidir:
Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısıyla ilgili hiçbir teklif, talep veya imada dahi bulunulmamalıdır.
Türkiye'nin birliği, bütünlüğü ve üniter devlet yapısı herhangi bir siyasi pazarlığın konusu yapılamaz.
600 milletvekilinin içerisinde 9 milletvekili
Bir de siyasetin matematiğine bakalım.
TBMM'de 600 milletvekili var.
Saadet Partisi'nin ise 9 milletvekili bulunuyor.
600 milletvekilinin bulunduğu bir Meclis'te 9 milletvekiliyle ne yapabilirsiniz
Tek başınıza kanun çıkaramazsınız.
Tek başınıza kanunu engelleyemezsiniz.
Meclis çoğunluğuna hükmedemezsiniz.
İktidarın bütün politikalarını değiştiremezsiniz.
Ama çok önemli bir şey yapabilirsiniz:
Millî Görüş'ün sözünü söyleyebilirsiniz.
Yanlışa yanlış dersiniz.
Doğruya doğru dersiniz.
Tehlike gördüğünüz yerde milleti uyarırsınız.
Kırmızı çizgilerinizi ilan edersiniz.
Emperyalizmin oyunlarına dikkat çekersiniz.
Türkiye'nin birlik, bütünlük ve üniter yapısını savunursunuz.
Ve Türkiye'nin menfaatine gördüğünüz bir adıma da şartlarınızı ortaya koyarak destek verirsiniz.
Açık konuşalım:
Böylesine kaygan bir zeminde 600 milletvekilinin içerisinde 9 milletvekiliyle ancak ayakta durmaya çalışabilirsiniz.
Fakat bazen o 9 milletvekilinin nerede durduğu, sayısından çok daha önemlidir.
Çamur bize de sıçrayabilir
Şunu da kabul ediyorum:
Böylesine kirli ve karmaşık bir sürecin içerisinde siyaset yaptığınızda üzerinize çamur sıçrama ihtimali vardır.
Başkalarının yıllarca yaptığı yanlışların bedelinden size de pay çıkarmaya çalışanlar olabilir.
"Onlar da destek verdi" diyerek Saadet Partisi'ni başkalarının yaptığı yanlışların ortağı gibi göstermeye çalışanlar çıkabilir.
Fakat sırf üzerimize çamur sıçramasın diye kenara çekilirsek meydanı tamamen başkalarına bırakmış oluruz.
Asıl mesele çamurdan korkup kaçmak değil; mevcut pisliğin temizlenmesine katkı sağlarken yeni pisliklerin ortaya çıkmasına engel olabilmektir.
Ben Mahmut Arıkan'ın şartlı desteğini tam olarak böyle okuyorum.
Şartlı destek teslimiyet değildir
Mahmut Arıkan:
"İktidar ne getirirse kabul ediyoruz" demedi.
"Bu sürece tamamen güveniyoruz" demedi.
"Hiçbir endişemiz yok" demedi.
"Her yaptığınıza kefiliz" hiç demedi.
Tam tersine desteğinin önüne çok önemli bir kelime koydu:
Şartlı.
Peki bu şartlar nedir
Terör tamamen sona erecek.
Silahlar bırakılacak.
Örgütsel yapı tasfiye edilecek.
Devletin egemenliğine alternatif hiçbir silahlı yapı kabul edilmeyecek.
Türkiye'nin birlik ve bütünlüğü tartışmaya açılmayacak.
Üniter yapımızla ilgili hiçbir teklif, talep veya imada bulunulmayacak.
TBMM sürecin merkezinde kalacak.
Şehit ailelerinin ve gazilerimizin adalet beklentileri görmezden gelinmeyecek.
Toplumsal barış hukuk ve adalet temelinde kurulacak.
Ve en önemlisi;
Türkiye'nin geleceği ABD'nin, İsrail'in veya başka emperyal güçlerin bölgesel hesaplarına teslim edilmeyecek.
Şimdi soruyorum:
Bunun neresi teslimiyet
Bu, "Ne yaparsanız yapın arkanızdayız" demek değildir.
Bu;
"Terörü bitireceksen yanındayım; fakat Türkiye'nin geleceğini başka hesaplara teslim edeceksen karşındayım."
demektir.
Şartlı desteğin özü budur.
Neye evet dediğine bakın
Sadece "Saadet Partisi evet dedi" demek kolaydır.
Asıl mesele neye evet dediğine bakmaktır.
Teröre mi evet dedi
Hayır.
Terörün bitmesine evet dedi.
PKK'nın silahlı varlığına mı evet dedi
Hayır.
Silahların bırakılmasına ve örgütün tasfiyesine evet dedi.
Emperyalist projelere mi evet dedi
Hayır.
Türkiye'nin kendi meselesini kendi iradesiyle çözmesine evet dedi.
Türkiye'nin üniter yapısının tartışılmasına mı evet dedi
Hayır.
Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünün korunmasına evet dedi.
Kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara mı evet dedi
Hayır.
TBMM'nin çözümün merkezi olmasına evet dedi.
Bu ayrımı yapmadan Mahmut Arıkan'ı ve Saadet Partisi'ni değerlendirmek hakkaniyetli değildir.
Benim şüphelerim yine devam ediyor
Bütün bunları söylerken kendi kaygılarımı saklamıyorum.
Ben yine soruyorum:
ABD bu işin neresinde
İsrail bu gelişmeleri nasıl okuyor
Suriye'nin kuzeyindeki yapı ne olacak
Irak'taki gelişmelerle Türkiye'de yürütülen süreç arasında nasıl bir ilişki bulunuyor
Bölgemiz için hangi yeni senaryolar hazırlanıyor
Yıllardır konuştuğumuz Büyük Ortadoğu Projesi'nin hedefleriyle bugün yaşananlar arasında bir bağlantı var mı
Bunları sormak zorundayız.
Çünkü Millî Görüşçü olmak yalnızca iyi niyetli olmak değildir.
Emperyalizmin hesabını da okuyabilmektir.
Fakat emperyalizmin oyunundan korkuyoruz diye terörün sona ermesine karşı çıkamayız.
Asıl maharet iki şeyi aynı anda başarabilmektir:
Hem terörü bitirmek hem emperyalizmin oyununa gelmemek.
Hem geçmişin pisliğini temizlemek hem önümüze yeni bir pislik bırakılmasına engel olmak.

10