Bir izin dönemini daha geride bıraktık.
Haftalar nasıl geçti, anlayamadık. Hasretini çektiğimiz memleketimize geldik; ailemizle, akrabalarımızla, dostlarımızla kucaklaştık. Köyümüzü, kasabamızı ziyaret ettik. Memleket havasını içimize çektik, eski hatıralarımızı yeniden yaşadık.
Sonra yine o ayrılık vakti geldi.
Valizler toplandı, arabalar Avrupa yollarına düştü, uçaklar havalandı. Çocuklarımız okullarına, bizler işlerimize ve yıllardır kurduğumuz hayatımıza geri döndük.
Doğduğumuz ülkeden ayrılıp, Allah'a şükürler olsun hayırlısıyla doyduğumuz ülkeye yeniden döndük.
Ama insan memleketinden ayrılırken yalnızca valizini alıp gitmiyor.
Bir parça gönlünü geride bırakıyor.
Bu yıl biz de gönlümüzün bir parçasını Türkiye'de bıraktık.
Fakat geride bıraktığımız yalnızca hasretimiz ve hatıralarımız değildi.
Yıllardır konuştuğumuz, her izin döneminde yeniden karşımıza çıkan ve hâlâ çözüm bekleyen sorunlarımızı da Türkiye'de bıraktık.
İzin boyunca yaptığımız ziyaretlerde, eş dost sohbetlerinde ve vatandaşlarımızla karşılaşmalarımızda bunu bir kez daha gördük.
Kiminle konuşsak başka bir mesele anlattı.
Kiminin derdi cep telefonuydu.
Kiminin Türkiye'ye getirdiği aracı...
Kiminin emeklilik meselesi...
Kiminin çocuğunun dövizle askerlik bedeli...
Kiminin ise yıllardır çözülemeyen başka bir sorunu.
Aslında insanlarımızın istediği ulaşılamayacak şeyler değil.
Yıllardır aynı sorunları tekrar tekrar anlatmak istemiyorlar.
Güzel sözler elbette kıymetlidir.
Ama artık güzel sözlerin yanına somut çözümler koymanın zamanı geldi.
Mesela cep telefonu meselesi...
Yurt dışında yaşayan vatandaşımız yıl içinde Türkiye'ye birkaç kez kısa süreliğine geliyor. Üç gün kalıp geri dönse bile telefon kullanımında 30 günlük süre işliyor. Böylece yıl içinde dört kısa giriş-çıkış yapan bir vatandaşımızın 120 günlük hakkı, Türkiye'de gerçekte 120 gün kalmadığı hâlde dolabiliyor. Yaz iznine geldiğinde ise telefonunu kullanamaz hâle geliyor.
Talep son derece basit:
Telefon kullanım süresi 30 günlük dönemler üzerinden değil, vatandaşın Türkiye'de fiilen kaldığı günler üzerinden hesaplanmalıdır.
Devlet vatandaşının Türkiye'ye hangi gün giriş yaptığını, hangi gün çıkış yaptığını zaten biliyor. Teknik imkânların bu kadar geliştiği bir dönemde bunun çözülemeyecek bir mesele olduğuna inanmak mümkün değil.
Bir başka önemli mesele Sıla Yolu.
On yıllardır Avrupa'dan Türkiye'ye karayoluyla gidip geliyoruz. Almanya'dan çıkan vatandaşımız Avusturya, Macaristan, Sırbistan ve Bulgaristan üzerinden Türkiye'ye ulaşıyor.
Bu yıl ben de bu güzergâhın önemli bir bölümünü bizzat geçerek sorunları yerinde görmeye çalıştım.
Üstelik meselenin büyüklüğünü rakamlar da ortaya koyuyor. İzin döneminde yaklaşık 1 milyon aracın Türkiye'ye giriş-çıkış yaptığı ifade ediliyor.
Bir milyon araç...
Bu rakam bile Sıla Yolu'nun birkaç haftalık bir "gurbetçi meselesi" olarak görülemeyeceğini göstermeye yeter.
Bu araçlarla Türkiye'ye gelen ailelerin akaryakıttan konaklamaya, yeme-içmeden alışverişe kadar ülke ekonomisine yaptığı katkıyı da düşünmek gerekir. Aynı zamanda yüz binlerce ailenin çocuklarıyla birlikte binlerce kilometre yol kat etmesi, meselenin güvenlik boyutunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla Sıla Yolu sadece bir tatil güzergâhı değildir.
Avrupa ile Türkiye arasında milyonlarca insanımızı birbirine bağlayan stratejik bir ulaşım koridorudur.
Sınır kapılarında beklemeler, trafik, güvenlik, dinlenme alanları, temizlik ve çevre sorunları artık her yaz yeniden konuşulan meseleler olmaktan çıkarılmalıdır.
Bunun için ilgili ülkelerle sürekli irtibat hâlinde çalışacak daimi bir Sıla Yolu Koordinasyon Masası kurulmalıdır.
Yaz aylarında güzergâh üzerindeki kritik noktalarda Türkçe danışma ve acil yardım hizmetleri güçlendirilmeli, sınır kapılarındaki yoğunluk vatandaşlarımıza anlık olarak bildirilmelidir.
Gurbetçi binlerce kilometrelik yolda devletini yanında hissetmelidir.
Yurt dışından getirilen araçlarla ilgili bazı iyileştirmeler yapıldı. Bunları memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak vatandaşımızın günlük hayatını doğrudan etkileyen önemli bir mesele hâlâ çözüm bekliyor.
Yurt dışından aracını getiren vatandaşımız Türkiye'de bulunduğu sürece, mevzuatın izin verdiği aile fertleri bu aracı kullanabiliyor. Ancak araç sahibi acil bir iş, sağlık problemi, cenaze veya başka bir zorunluluk sebebiyle birkaç günlüğüne yurtdışına çıktığında aynı aile fertleri Türkiye'de kalan aracı kullanamıyor.
Buradaki talebimiz çok açık:
Araç sahibi Türkiye'deyken o aracı kullanma hakkına sahip olan eşi, çocukları ve mevzuatın izin verdiği diğer aile fertleri, araç sahibi yurtdışına çıktığında da aynı aracı kullanmaya devam edebilmelidir.
Aracın Türkiye'de kalış süresi değişmiyor.
Aracın sahibi değişmiyor.
Aracı kullanacak kişiler değişmiyor.
Sadece araç sahibi birkaç günlüğüne ülke dışına çıkıyor.
Öyleyse Türkiye'deyken yasal olan bir kullanım, araç sahibinin sınırdan çıkmasıyla neden yasak hâle gelsin
Üstelik hayatın olağan akışı içerisinde insanımızın acilen yurtdışına çıkmasını gerektiren durumlar olabilir. Vatandaşımızın annesi, babası veya bir yakını rahatsızlanabilir. İşyerinde acil bir durum ortaya çıkabilir. Bir cenazeye katılması gerekebilir.
Bu durumda vatandaşımızın önüne, "Aracımı Türkiye'de bırakırsam ailem kullanamayacak" endişesi çıkarılmamalıdır.
Talebimiz yeni bir kullanım hakkı verilmesi değildir. Araç sahibi Türkiye'deyken kimlerin kullanmasına izin veriliyorsa, araç sahibi geçici olarak yurtdışına çıktığında da aynı kişilerin kullanma hakkının devam etmesini istiyoruz.
Bir başka önemli meselemiz çalışarak emeklilik.
Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız yıllarca Türkiye'ye döviz gönderdi, yatırım yaptı, ev aldı, memleketiyle bağını hiçbir zaman koparmadı. Borçlanmasını yaptı, primini ödedi.
Ancak emeklilik hakkını kazandıktan sonra yaşadığı ülkede çalışmaya devam etmesi hâlinde Türkiye'deki emekli aylığı konusunda karşılaştığı sınırlamalar yıllardır çözüm bekliyor.
Talebimiz nettir:
Yurt dışı borçlanmasıyla Türkiye'den emekli olan vatandaşımız, yaşadığı ülkede çalışmaya devam ettiği için Türkiye'de kazandığı emeklilik hakkından mahrum bırakılmamalıdır.
İnsanların çalışması cezalandırılmamalıdır.
THY çalışanlarının ailelerine ilişkin personel bileti uygulamasında da vatandaşlarımızdan gelen bir başka talep var.
Çalışanın anne ve babasına tanınan bazı imkânların eşinin anne ve babasına aynı şekilde tanınmaması aile içerisinde gereksiz bir ayrım ortaya çıkarıyor.
Burada da talep çok basit:
Anne-babaya tanınan personel seyahat imkânlarında kayınvalide ve kayınpeder de aile kapsamında değerlendirilmelidir.
Fakat bütün bu sorunların üzerinde çok daha temel bir mesele bulunuyor:
Avrupa'daki milyonlarca vatandaşımızın sorunlarını Ankara'da kim tek elden takip ediyor
Emeklilik için başka kurum...
Konsolosluk için başka makam...
Eğitim için başka bakanlık...
Vergi için başka kurum...
Seçim için başka makam...
Vatandaş bir meseleyle karşılaştığında hangi kapıyı çalacağını araştırmak zorunda kalıyor.
Bu nedenle yıllardır dile getirdiğimiz talebi bir kez daha tekrarlıyorum:
Yurtdışı Türkler Bakanlığı kurulmalıdır.
Bu bakanlık yalnızca kültürel faaliyetler düzenleyen bir yapı olmamalıdır. Konsolosluk hizmetlerinden sosyal güvenliğe, eğitimden gençlerimize, ayrımcılıkla mücadeleden Sıla Yolu'na kadar yurtdışındaki vatandaşlarımızı ilgilendiren meselelerin Ankara'daki doğrudan muhatabı olmalıdır.

3