Bu yılki sıla-i rahim yolculuğumda, Avrupa'dan Türkiye'ye gelirken ve memleketimizin farklı yerlerinde insanlarımızla sohbet ederken bir kez daha dikkatimi çeken bir durum oldu.
Konu ister ekonomi olsun, ister hayat pahalılığı, emekli maaşları, asgari ücret, tarım veya gençlerin gelecek kaygısı olsun; sohbetlerin sonunda mesele dönüp dolaşıp siyasete geliyor.
Fakat beni asıl düşündüren, sorunların varlığından çok bunların sorumlusunun kim olduğu konusunda ortaya çıkan yaklaşım.
Yaklaşık 44 yıllık siyasi tecrübemin özellikle son 25 yılına baktığımda, Türkiye siyasetinde karşılaştığım en dikkat çekici paradokslardan biri şudur:
İktidara oy verip, ülkenin sorunlarının hesabını muhalefetten soran bir seçmen anlayışıyla karşı karşıyayız.
Ekonomi kötüye gidiyor:
"Dış güçlerin oyunu!"
Hayat pahalılığı artıyor:
"Muhalefet ülkenin önünü kesiyor!"
Emekli maaşıyla geçinmek zorlaşıyor:
"Dış güçler Türkiye'nin büyümesini istemiyor!"
Asgari ücretlinin aldığı para daha cebine girmeden eriyor, çiftçi üretim maliyetleri altında eziliyor, esnaf kiradan ve vergiden yakınıyor:
Suçlu yine ya muhalefet oluyor ya da dış güçler.
Yıllar geçiyor, ekonomik şartlar değişiyor, bakanlar değişiyor; fakat siyasi savunma mekanizması pek değişmiyor:
Başarı iktidarın, başarısızlık muhalefetin veya dış güçlerin!
Yıllar içerisinde öylesine puslu bir siyasi atmosfer oluşturuldu ki kimin sorumlu, kimin yetkili olduğu dahi birbirine karıştırılır hâle geldi.
Hani Anadolu'da insanın doğruyla yanlışı ayırt etmekte zorlandığı zamanları anlatan çarpıcı bir söz vardır ya:
"Öyle puslu ki hava, şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor!"
Bugünkü siyasi atmosferi anlatırken bu söz bana oldukça anlamlı geliyor.
Çünkü mesele artık yalnızca bir partiyi desteklemek değildir. Mesele, doğru ile yanlışı ayırabilmek, söylenene değil yapılana bakabilmektir.
Dindarlık söylemi adaletin yerine geçemez.
Millîlik söylemi liyakatin yerine geçemez.
Muhafazakârlık söylemi de yapılan yanlışların sorgulanmasına engel olmamalıdır.
Elbette Türkiye üzerinde hesap yapan devletler vardır. Uluslararası siyasette hiçbir ülke diğerinin menfaatini kendi menfaatinin önüne koymaz. Ekonomik baskılar, bölgesel çıkar mücadeleleri ve uluslararası güç rekabetleri gerçektir.
Ancak bir ülkeyi yönetmek zaten bütün bunları hesaba katarak politika üretmek demektir. Dışarıdan gelebilecek ekonomik ve siyasi baskılara karşı ülkeyi güçlü tutmak da iktidarın sorumluluğundadır.
Her başarısızlığı "dış güçler" diyerek açıklamak, içeride yapılan yanlışların sorgulanmasını engellememelidir.
Çünkü ülkeyi muhalefet yönetmiyor.
Bütçeyi muhalefet hazırlamıyor.
Vergileri muhalefet belirlemiyor.
Bakanları muhalefet atamıyor.
Ekonomi politikalarını muhalefet uygulamıyor.
Kamu kaynaklarının nereye harcanacağına muhalefet karar vermiyor.
Öyleyse ortaya çıkan sonuçların siyasi sorumluluğunu öncelikle kime sormamız gerekiyor
Elbette yetkiyi kullananlara.
Bunun çok basit bir örneği var.
Bir otobüse bindiniz. Direksiyonda bir şoför var. Gideceğiniz güzergâhı o belirliyor, direksiyonu o çeviriyor, gaza ve frene o basıyor.
Otobüs yanlış yola girdiğinde dönüp arka koltukta oturan yolcuya:
"Sen bu otobüsü neden yanlış yola soktun"
der misiniz
Elbette demezsiniz.
Çünkü yetki kimdeyse sorumluluk da öncelikle ondadır.
Siyasette de durum farklı değildir.
Üstelik birkaç yıllık bir iktidardan söz etmiyoruz. Türkiye yaklaşık çeyrek asırlık bir siyasi dönem yaşadı.
Çeyrek asır az bir zaman değildir.
25 yılda bir nesil yetiştirilebilirdi. Bir ülkenin eğitim sistemi yeniden kurulabilir, ekonomisi dönüştürülebilir, kurumları güçlendirilebilir; hatta yeni bir medeniyetin temelleri atılabilirdi.

8