Geçtiğimiz hafta iktidar, en düşük emekli maaşının 23 bin 552 TL'ye yükseltildiğini açıkladı. Bu artış kamuoyuna önemli bir iyileştirme, hatta bir müjde olarak sunuldu.
Aradan zaman geçmesine rağmen emeklilerin yaşadığı ekonomik sıkıntılar değişmedi. Bu nedenle bugün aynı soruyu yeniden sormak gerekiyor:
Gerçekten 23 bin 552 TL ile bugün Türkiye'de bir emekli insanca yaşayabilir mi
Bir an için siyasi kimliklerimizi bir kenara bırakalım ve vicdanımızın sesini dinleyelim.
Çarşıya çıkan biliyor.
Markete giren biliyor.
Pazardaki fiyat etiketlerine bakan biliyor.
Elektrik, doğalgaz ve su faturalarını ödeyen biliyor.
Eczanede ilaç fiyatlarını gören biliyor.
Kirada oturan biliyor.
Bu sorunun cevabını en iyi bilenler ise milyonlarca emeklinin kendisidir.
Bugün emekliler maaşlarını aldıkları gün sevinemiyor. Çünkü maaş daha hesaplarına yattığı anda hangi faturaya gideceğini, hangi borcu kapatacağını ve ay sonuna nasıl ulaşacağını hesaplamak zorunda kalıyor.
Ayın ilk günü maaşın büyük bölümü eriyor.
Sonraki günler ise borçla, kredi kartıyla ya da çocuklarının desteğiyle geçirilmeye çalışılıyor.
Buna refah denebilir mi
Buna sosyal devlet denebilir mi
Bir emeklinin en büyük hayali torununa harçlık vermek, onunla gönül rahatlığı içinde vakit geçirmek olmalıdır.
Bugün ise birçok emekli torununa harçlık vermeyi bırakın, kendi ilacını mı alsın, mutfak alışverişini mi yapsın diye düşünmek zorunda kalıyor.
Daha da acısı, yıllarca "Emekli olunca rahat edeceğim." diye çalışan insanlar bugün emekli olduktan sonra yeniden iş arıyor.
Yetmiş yaşına yaklaşmış insanlar güvenlik görevlisi oluyor, pazarda çalışıyor, apartman temizliğine gidiyor ya da başka ek işler yapmak zorunda kalıyor.
Çünkü emekli maaşı yaşamaya yetmiyor.
Bu tablo sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani bir sorundur.
Çünkü bu insanlar bu ülkenin kalkınması için yıllarca çalıştılar.
Vergilerini ödediler.
Primlerini yatırdılar.
Ürettiler.
Çocuklarını yetiştirdiler.
Bu ülkenin fabrikalarını, tarlalarını, atölyelerini, okullarını ve kurumlarını ayakta tuttular.
Şimdi ise hayatlarının en huzurlu olması gereken döneminde geçim mücadelesi veriyorlar.
Üstelik mesele yalnızca maaşın miktarı değildir.
Asıl mesele maaşın satın alma gücüdür.
Elektriğe zam...
Doğalgaza zam...
Kiraya zam...
Ulaşıma zam...
Temel gıda ürünlerine zam...
İlaçlara zam...
Hayatın her alanında fiyatlar yükselirken maaş artışları daha vatandaşın cebine girmeden eriyip gidiyor.
Kâğıt üzerindeki rakam büyüyor ama sofradaki ekmek küçülüyor.
Ekonomide başarı, altı ayda bir maaş artırmak değildir.
Gerçek başarı; vatandaşın maaşını enflasyona ezdirmeyen, fiyat istikrarını sağlayan ve insanlara geleceğe güvenle bakabilecekleri bir ekonomik düzen kurabilmektir.
Bugün milyonlarca emeklinin beklentisi birkaç bin liralık artış değildir.
Onlar çocuklarına ve torunlarına yük olmadan yaşayabilmek istiyor.
İlaçlarını rahatça alabilmek istiyor.
Pazara çıktığında fiyat etiketlerinden korkmamak istiyor.
Ay sonunu hesaplamak yerine torunlarının geleceğini düşünebilmek istiyor.
Bu talepler lütuf değil, haktır.
Çünkü sosyal devlet; vatandaşına sadaka veren değil, hakkını teslim eden devlettir.
Ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada emekliye yapılan maaş artışları, daha maaş hesaba yattığı gün yetersiz kalıyor.
Çünkü birçok emekli, maaşını aldığı anda elektrik, doğalgaz, su, kira ve diğer zorunlu giderlerini ödemek zorunda kalıyor.
Maaşın büyük bölümü ilk gün eriyor; geriye ise ay sonunu nasıl getireceğinin hesabı kalıyor.
Çünkü sorun maaşın kendisinden çok, uygulanan ekonomik modeldedir.
Türkiye'nin artık günü kurtaran politikalara değil, köklü bir değişime ihtiyacı vardır.
Üreten...
Adil paylaşan...
İsrafı önleyen...
Faizi değil üretimi önceleyen...

13