İstanbul üç gündür aşırı yağıştan kaynaklanan sel felaketiyle boğuşuyor.
Allah hayatını kaybeden insanlarımıza rahmet eylesin. Temennimiz kayıpların bir an önce sağ salim bulunması ve hastanede tedavisi devam edenlerin şifa bulmasıdır.
Aynı zamanda varsa yanlışları bulup ortaya çıkaracak ve tekrar etmesini engelleyecek bir anlayışı da hakim kılmak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz.
İstanbul'da yaşanan sel felaketi ve ortaya çıkan görüntüler, hepimizin üzerinde ciddi ciddi düşünmesi gereken bir gerçeği bir kez daha gündeme getirdi.
Milyonlarca insanın yaşadığı, Türkiye'nin ekonomik kalbi olan İstanbul, şiddetli yağışlar karşısında büyük sorunlarla karşılaşabiliyor.
Yollar göle dönüyor, araçlar ilerleyemiyor, ulaşım aksıyor, vatandaşlar çaresiz kalıyor.
Peki, bütün bunların sorumlusu yalnızca yağan yağmur mu
Elbette hayır!
Yağmur Allah'ın rahmetidir. Ancak dere yataklarına yapılan binalar, betonla kaplanan topraklar, yok edilen yeşil alanlar ve plansız şehirleşme insanların tercihidir.
Asıl konuşmamız gereken de budur!
Dere yataklarını kim yapılaşmaya açtı
Yıllardır dere yataklarına yapılan binaları, imar değişikliklerini, kaçak yapılaşmayı ve sonradan çıkarılan imar aflarını konuşuyoruz.
Peki, ne değişti
Dere yatağına bina yapılmasına kim izin verdi
Kaçak yapılar nasıl yükseldi
Bu yapılara elektrik, su ve diğer altyapı hizmetleri hangi şartlarda götürüldü
İmar planları hazırlanırken bilim insanlarının uyarıları ne ölçüde dikkate alındı
Bunlar cevapsız bırakılabilecek sorular değildir.
Çünkü dere yatağının üzerine bina diktiğinizde, suyun doğal akışını engellediğinizde, yağmur yağdığı zaman suyun gidecek başka bir yer bulmasını bekleyemezsiniz.
Peki, İstanbul'da yeşil alan bırakmadığımızın farkında mıyız
Bir zamanlar toprağın yağmur suyunu emebildiği alanlarda bugün betonlar yükseliyor.
Her boş araziye yeni bir bina, her uygun görülen yere yeni bir site, alışveriş merkezi veya rezidans yapılması gündeme geliyor.
Oysa yeşil alan yalnızca insanların gezip dinleneceği bir yer değildir.
Toprak, yağmur suyunu emen doğal bir koruyucudur.
Siz toprağı betonla kaplarsanız, suyu yer altına geçiremezsiniz.
Sonra da yağmur yağdığında neden yolların göle döndüğünü tartışırsınız!
Bir başka mesele de İstanbul'un nüfusu!
Yaklaşık 16 milyon insanın yaşadığı bir şehirden söz ediyoruz.
Bu kadar büyük bir nüfusun ulaşımını, altyapısını, konut ihtiyacını, kanalizasyon sistemini ve afet güvenliğini sağlamak kolay değildir.
Peki, İstanbul daha ne kadar büyüyecek
Türkiye'nin sanayisini, ticaretini, yatırımlarını ve istihdam imkânlarını neden ülkenin diğer şehirlerine dengeli biçimde yayamıyoruz
Anadolu'nun şehirleri yeterince gelişmeden İstanbul'a yeni nüfus çekmeye devam edersek, bu yükü hangi altyapıyla taşıyacağız
Ve gelelim meselenin en can alıcı noktasına: Rant ve çıkar ilişkileri!
İstanbul'un şehirleşme sorunlarını tartışırken imar kararlarının kimlere, hangi gerekçelerle ve ne tür ekonomik avantajlar sağladığını da sorgulamak zorundayız.
Bir arazinin imara açılmasıyla ortaya çıkan büyük kazançlar mı öncelikli olacak, yoksa milyonlarca insanın can güvenliği mi
Yeşil alanları korumak mı önemli, yoksa yeni inşaat alanları oluşturmak mı
Şehrin geleceği bilimsel planlamayla mı şekillenecek, yoksa kısa vadeli ekonomik hesaplarla mı
Bu soruların cevabı, İstanbul'un geleceğini belirleyecek.
Üstelik Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yıllar önce yaptığı bir itirafı da unutmuş değiliz.
2017 yılında, "Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum." demişti.
Bu sözlerin üzerinden dokuz yıla yakın zaman geçti.
Peki, ne değişti
İstanbul'un betonlaşması durdu mu
Dere yatakları yapılaşmadan kurtarıldı mı
Kaybedilen yeşil alanlar geri kazanıldı mı
Rant ve çıkar hesapları yerine insan hayatı öncelikli hâle getirildi mi
Sayın Cumhurbaşkanımız, İstanbul'a ihanet edildiğini bizzat siz söylediniz. Üstelik sorumluluğu da kabul ettiniz.
Aradan geçen bunca yılın ardından sormak hakkımız değil mi
İhaneti itiraf ettiniz de bu ihaneti durdurmak için ne yaptınız
Bugün İstanbul'un karşı karşıya olduğu sorunlara baktığımızda, bu itirafın ardından atılan adımların ne kadar yeterli olduğu ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca geçmişte yapılan hataları kabul etmek değil, o hataların tekrarlanmasını önlemek ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktır.

17