Çin istilası mı, yoksa üretimi ihmal eden anlayışın itirafı mı

İktidara yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesi, geçen hafta dikkat çekici bir manşetle çıktı.

Manşetin başlığı şuydu:

"Çin İstilası."

Doğrusu, manşette yer alan birçok tespiti doğru buluyorum.

Ancak ben bu manşeti sadece ekonomik bir haber olarak okumuyorum.

Bana göre bu manşet, aynı zamanda AK Parti içerisindeki farklı ekonomi anlayışlarının ve güç dengelerinin dışa vurumudur.

Çünkü insan bazen öfkelendiğinde, bazen de kendi içindeki hesaplaşmalar sertleştiğinde, istemeden de olsa gerçekleri söyler.

Hatta en yakın dostu hakkında bile...

Bazen en önemli itiraflar, tam da böyle zamanlarda ortaya çıkar.

Yeni Şafak'ın bu manşeti de bana bunu hatırlattı.

Gazetedeki haberde sanayicilerin çok önemli bir tespiti yer alıyordu.

Çin'den ithal edilen ürünlerin yaklaşık yüzde 90'ının Türkiye'de üretilebileceği, yerli üreticinin teşvik edilmesi hâlinde ithalata bağımlılığın önemli ölçüde azaltılabileceği belirtiliyordu.

Bu tespit doğrudur.

Peki o zaman asıl soruyu soralım.

Madem Türkiye bu ürünlerin yüzde 90'ını üretebilecek kapasiteye sahipti, neden çeyrek asırdır üretmedi

Çünkü bu ülkeyi son iki yıldır değil, yaklaşık çeyrek asırdır aynı siyasi iktidar yönetiyor.

Bugün "Çin istilası"ndan şikâyet edenler, önce şu sorulara cevap vermelidir.

Yerli sanayici neden ithalat karşısında yeterince korunmadı

Neden üretim yerine ithalat daha cazip hâle getirildi

Neden fabrikalar güçlendirilmek yerine ucuz ithal ürünlerle rekabet etmek zorunda bırakıldı

Neden Türkiye, üretebildiği birçok üründe bile dışa bağımlı hâle geldi

Sorun Çin değildir.

Sorun, Türkiye'nin üretim yerine uzun yıllar tüketim ve ithalat ağırlıklı bir ekonomi anlayışıyla yönetilmiş olmasıdır.

Çünkü ekonomi, hamasi söylemlerle değil; fabrikalarla, teknolojiyle, üretimle ve planlamayla büyür.

Bir ülke üretmezse, başkalarının ürettiğini satın almak zorunda kalır.

Bir ülke kendi sanayisini korumazsa, başka ülkelerin sanayisini büyütür.

Bugün verilen dış ticaret açığı sadece bir istatistik değildir.

O rakamların içinde kapanan işletmeler, üretimden vazgeçen esnaflar, işsiz kalan gençler ve kaybedilen fırsatlar vardır.

Oysa Türkiye'nin üretim yapacak insan gücü de vardır, mühendislik birikimi de vardır, girişimcisi de vardır.