Büyükelçinin verdiği tarihi şimdi Patrik ilan ediyor: İnsan ister istemez soruyor, Türkiye'yi kim yönetiyor

5 Aralık 2025 tarihinde Milli Gazete'de kaleme aldığım yazının başlığı şuydu:

"Ruhban Okulu neden açılıyor Asıl hedef, Patrikhaneye 'ekümeniklik' kazandırmak mı"

O gün o yazıyı, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın yaptığı açıklamalar üzerine kaleme almıştım.

Çünkü ortada sıradan bir eğitim kurumu tartışması yoktu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack çıkıp adeta eski sömürge valilerini andıran bir üslupla tarih vermişti:

"Ruhban Okulu 2026 Eylül'de açılacak."

Bir büyükelçinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin egemenlik alanını ilgilendiren böylesine hassas bir konuda bu kadar net konuşması beni o gün ciddi şekilde düşündürmüştü.

Çünkü normal olan şudur:

Türkiye'de hangi kurumun açılıp açılmayacağına Türkiye karar verir.

Kararı Ankara açıklar.

ABD Büyükelçisi değil.

Ama bugün Hürriyet'te çıkan habere bakıyoruz...

Fener Rum Patriği Bartholomeos da Atina'da yaptığı açıklamada Ruhban Okulu'nun eylül ayında "görkemli bir açılışla" faaliyete geçeceğini söylüyor.

Yani mesele artık sadece diplomatik kulislerde konuşulan bir konu olmaktan çıkmış durumda.

Süreç artık kamuoyuna ilan edilen bir noktaya taşınmış durumda.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Türkiye gerçekten kendi egemenlik alanıyla ilgili bir konuda tamamen kendi iradesiyle mi hareket ediyor...

Yoksa dış baskılarla şekillenen bir sürecin içine mi sürükleniyor

Tam bu noktada Merhum Erbakan Hocamızın yıllar önce hükümet için söylediği şu söz yeniden zihnimde yankılanıyor:

"Sen at yarışı spikerisin...
Hani at yarışı spikerleri vardır; atlar koşar, spiker anlatır...
Şu at önde, bu at öne geçiyor diye...
Senin oynanan oyundan haberin yok."

Bugün bölgemizde yaşanan gelişmelere, "barış süreci" adı altında yürütülen tartışmalara, dış güçlerin açıklamalarına ve özellikle bazı yabancı diplomatların Türkiye'de adeta müstemleke valisi gibi konuşmasına baktıkça insan ister istemez bu sözü hatırlıyor.

Çünkü ortada sadece günlük siyaset yok.

Ortada çok daha büyük hesaplar var.

Ben adım gibi inanıyorum ki bugün "barış", "özgürlük", "demokrasi", "yeni süreç" gibi süslü kavramlarla sunulan birçok gelişmenin arkasında yıllardır adım adım işlenen emperyal projeler bulunmaktadır.

Dün yazılmış bazı strateji kitaplarına, bölge planlarına ve uluslararası raporlara baktığınızda bugün yaşanan birçok gelişmenin satır aralarında yıllar önce konuşulduğunu görüyorsunuz.

İsimler değişiyor...

Aktörler değişiyor...

Ama senaryolar büyük ölçüde aynı kalıyor.

Ve ne acıdır ki bazen içeridekiler kendilerini oyunun kurucusu zannederken, aslında çok daha büyük bir oyunun içinde yalnızca kendilerine verilen rolü oynuyor olabilirler.

İşte insanı düşündüren de budur.

Bakınız...

Burada mesele sadece bir okul meselesi değildir.

Türkiye'de gayrimüslim vatandaşlarımızın hakları elbette hukuk çerçevesinde korunmalıdır.

Kimsenin inancına düşmanlık yapılamaz.

Bu ayrı bir konudur.

Ama mesele bunun ötesine taşınıyorsa...

Patrikhane için yıllardır dillendirilen "ekümeniklik" statüsü üzerinden yeni bir uluslararası zemin oluşturuluyorsa...

İşte orada Türkiye'nin üniter yapısı, Lozan dengesi ve egemenlik hakları tartışmaya açılır.