Öncelikle Galatasaray'ı gönülden tebrik ediyorum...
Galatasaray bir kez daha şampiyon olurken, Türk futbol tarihindeki yerini daha da güçlendirdi.
Bir camianın yıllarca zirvede kalabilmesi sadece iyi futbolcularla değil; karakterle, mücadeleyle, aidiyet duygusuyla oluyor.
Aslında futbol bana hayatın önemli gerçeklerinden birini de öğretti:
Başarı sadece yıldız oyuncularla gelmiyor.
Kalecisiyle, defansıyla, orta sahasıyla, forvetiyle; kimi görünerek kimi görünmeden mücadele eden insanların ortak emeğiyle geliyor.
Bazıları vitrinde olur...
Gol atan konuşulur...
Ama o golün arkasında mücadele eden orta saha da vardır, sessizce savaşan defans da vardır, kritik anda takımı ayakta tutan kaleci de...
İşte gerçek başarı biraz da burada ortaya çıkar:
Bireysel parlamada değil, takım ruhunda...
Belki de futbolun bana öğrettiği en önemli şey buydu...
Hayatta da, sahada da tek başına yetenek yetmiyor.
Asıl başarı; aynı hedefe inanan insanların takım ruhuyla mücadele etmesiyle geliyor.
Belki bu yüzden futbolda takım ruhunu kaybedenler nasıl dağılıyorsa, siyasette de ortak ideal yerine sadece kişisel hesapların öne çıktığı yerlerde başarı uzun ömürlü olmuyor.
Dün akşam maç bittiğinde içimde sadece bir şampiyonluk sevinci değil, çocukluğumdan kalan hatıralar da yeniden canlandı.
Çünkü bizim nesil futbolu sadece skor olarak sevmedi...
Biz futbolun ruhunu sevdik.
Çocukluğumdan beri futbolun içinde büyüdüm desem abartmış olmam...
Öyle ki futbol aşkım yüzünden ortaokulu bile zor bitirdim.
Topun peşinden koşmak, mahallede saatlerce maç yapmak, radyodan maç dinlemek, gazetelerin spor sayfaları benim için başka bir dünyaydı.
Sonra hayat bizi gurbet yollarına düşürdü...
İşçi bir ailenin evladı olarak 1981 yılında Almanya'ya geldik.
(İyi ki de Almanya'ya gelmişim... Çünkü 1982 yılında merhum Erbakan Hocamızın ideallerini burada öğrendim. Bu asrın evliyalarının çıktığı Milli Görüş ile burada tanıştım. Ve şükürler olsun ki Galatasaray sevgim gibi Milli Görüş çizgimden de bir milim şaşmadım. Çünkü her ikisi de benim ilk göz ağrılarımdı...)
Hayatın yükü erken yaşta omuzlara bindi.
Ama insanın içindeki bazı sevdalar hiç bitmiyor.
Ben de hem Türkiye'de hem de Almanya'da bir dönem amatör ligde top oynadım.
Belki profesyonel olma hayalleri kuruyordum.
Fakat bir maçta rakip takım oyuncusuyla çarpışmam sonucu beyin sarsıntısı geçirince futbol hayatım sona erdi.
O gün sahadan çıktım...
Ama futbol sevgisini hiçbir zaman içimden çıkaramadım.
Oynamaya doyamadım belki...
Ama seyretmeye doydum.
Dün akşam maç izlerken bir arkadaşım bana:
"Şaban abi, hangi takımı tutuyorsun" dedi.
Ben de gülerek:
"Biz çocukluğumuzda bileğimizi kessek 'sarı kırmızı akardı' derdik..." dedim.
Bir anda çocukluk yıllarım gözümün önüne geldi...
Mahalle maçları...
Radyodan dinlenen karşılaşmalar...
Gazetelerin spor sayfaları...
Ve içimizde tarifsiz bir Galatasaray sevgisi...
Gerçekten de öyleydi.
Ve hâlâ öyle...
Ben Galatasaray'dan başka, bir de milli takımımızın maçlarını izlerim.
Onun dışında artık futbolun çoğu beni heyecanlandırmıyor.
Çünkü üzülerek söylüyorum ki Türkiye'de futbolumuz da tıpkı siyasetimiz gibi, ekonomimiz gibi dışa bağımlı hâle geldi.
Eskiden mahalle ruhu vardı.
Altyapı kokusu vardı.
Şehrin çocuğu takımında oynardı.
Şimdi ise forma aidiyetinden çok transfer piyasaları konuşuluyor.
Yine de insan bazı sevdalardan vazgeçemiyor.
Galatasaray benim çocukluğumun sevinciydi.
Bazen radyodan dinlenen bir gol sesi...
Bazen kahvede yaşanan bir şampiyonluk coşkusu...
Bazen de gurbet elde memleket hasretini azaltan küçücük bir teselliydi.
Futbolu sadece skor olarak izleyenler belki anlamaz...
Ama futbola biraz gönül verenler bilir...
Bazı futbolcular vardır, top ayağına geldiğinde bile insana güven verir.
Sahada olduğu anda maçın havası değişir.

3