Son günlerde iki hatırat kitabı okudum.
Birincisi, 15 yaşında köyünden çıkıp İstanbul'a gelen ilkokul mezunu bir genç olan Turgut Aydın beyin Memorial gibi bir hastanenin ve A101 gibi bir market zincirinin yönetim kurulu başkanlığına yükselme başarısını gösteren 'İmkânsızdan mümküne' isimli hatıratıydı.
İkinci okuduğum ve bugün yazıma konu edineceğim hatırat ise Prof. Dr. Beşir Atalay beyin 'Sadece Yaşayıp Yazdıklarım' isimli hatırat kitabı oldu.
Hocayla tanışıklığım yoktu. 22. Dönemde birlikte mecliste görev yaptık. Hoca ilk kabinede Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü ve TİKA gibi kurumlardan sorumlu Devlet Bakanı'ydı.
O dönemde milletvekilleriyle diyaloğu en az olan bakanlardan biriydi. Görevi gereği meclise de az uğrardı. Partinin grup ve istişare toplantılarında görünür ama milletvekilleriyle pek kaynaşma olmazdı. Duruşundaki ciddiyet de milletvekillerinin yakınlık göstermesine az da olsa mani teşkil ederdi.
Fakat işinin ehliydi ve icracıydı. Hatta bir gün bir grup toplantısında karşılaştık ve kendisine, "Yüzümüze gülmeyen bir bakana teşekkür edeceğim aklıma gelmezdi ama size üç konuda müteşekkirim!" demiş, basın yayınla ve TİKA'yla ilgili bazı icraatları için teşekkür etmiştim.
Parti grubunda sarı basın kartı sahibi tek gazeteciydim. Dağıtıcılıktan temsilciliğe yazarlıktan yayın yönetmenliğine ve sahipliğine kadar basının tüm sorunlarını yaşayarak bilen biri olduğum için hazırlanan yeni basın kanunuyla yakından ilgilendim. Komisyon çalışmalarına katıldım ancak kimi itirazlarım vardı. Kanun teklifinin Genel Kurul'da görüşülmesinden bir gün önce Beşir bey parti grup başkanlığına gelerek benim itirazlarımı ve taleplerimi sordu hemen hepsini kabul etti ve Genel Kurul'da verdiğim önergelerle itirazlarım yasalaştı.
Yani hoca işinde de ciddi bir icracıydı...
İçişleri Bakanıyken vekil değildim. Ama İstanbul'dan bir arkadaşın hayırlı bir işi için kendisiyle görüşme talebim oldu sağ olsun randevu verdi gittik görüştük.
Beşir beyle temasımın hepsi bu kadardı.
Diğer bakanlarla mecliste oturur sohbet eder kaynaşırdık ama dediğim gibi Beşir hoca da duruşundaki ciddiyeti sebebiyle olsa gerek o sıcaklığı görememiştik. (Kitabı okuyunca o ciddiyeti de babasından tevarüs ettiğini anladım!)
Hocayı yakından tanımıyordum. Hatıratını okuduktan sonra gördüm ki aslında en iyi anlaşacağımız ve en iyi kaynaşacağımız vekillerdenbakanlardan biriymiş.
Hocanın hayatı 'İyi bir Müslüman olarak yaşamaya çalışan, İslami hassasiyetleri gözeten bir hayat tarzı ve felsefesiyle hareket eden bir kimlik' olarak tezahür ediyor.
MTTB, MNP, MSP, RP, FP ve AK Parti çizgisi benim de içinde bulunduğum bir çizgi.
Aynı yolda yürümüşüz ve aynı kitabı okumuşuz. Sadece çevremiz farklı olmuş. O Anadolu eksenli çalışmış; İstanbul ile ilişkileri hep kısa süreli ziyaretler halinde gelişmiş.
Fakat hatıratında zikrettiği önemli isimlerin çoğu ortak değerlerimiz. 1970 sonrası için zikrettiği isimlerin çoğuyla benim de tanışıklığım oldu.
Beşir hoca talebeliğinden itibaren İslami hareketin içinde olmuş, mücadelesini vermiş ve özellikle akademik hayata geçtikten sonra gençlere ağabeylik yapmış, taassup yerine orta yolu tercih ederek herhangi bir cemaate intisap etmeden insana yatırım yapmayı önceleyen akil bir akademisyen hayatı sürmüş.
Dindar camianın öncüleri olan Büyük Doğu, Diriliş ve Hareket dergisi gibi yayınları takip etmiş; Necip Fazıl, Sezai Karakoç Nureddin Topçu'yu okumuş ama onları değerlendirecek derecede bağımsız bir yol izlemiş.
Mesela Necip Fazıl'ın dindarlara cesaret ve özgüven veren Sezai Karakoç'un derinleşen bir medeniyet bakışı ortaya koyduğu değerlendirmesi yapabilmiş ve Necip Fazıl'ın Kutup ve Mevdudi eleştirilerini yersiz bulabilmiş.
Hocanın en verimli yılları benim de ata yurdum olan Erzurum'da geçmiş. Erzurum'da gençlere ağabeylik ederken takip ettiği koruyucu kollayıcı ve ufuk açıcı yöntem, dindarları ABD güdümünde gösteren sol kesimin ezberlerini de nakzeden anekdotlar olmuş.
Mavera'da Mehmet Çağlar imzasıyla yayınlanan Amerika Mektupları da meğer Beşir hocadan geliyormuş.
12 Eylül sonrasında irticai faaliyet gerekçesiyle bir aylık zindan hayatı dayanılacak cinsten değil. Sadece bir kanepe bulunan küçük bir hücrede iki kişi nöbetleşe uyuyarak, teyemmüm ile namaz kılacak kadar susuz bırakılarak, işkence altında bir ay boyunca kalmış olması da bir hayra vesile olmuş.
Beşir hoca İçişleri Bakanı olunca bütün nezarethane ve polis karakollarına kamera sistemi koydurmuş, bütün nezarethanelerde mutlaka

90