Âhir zaman şeyhleri!

Bu topraklarda yaşayan Müslümanlar bin yıl İslam'ın sancaktarlığını yapmış ecdadın torunlarıdır.

Son yüzyılda eğitim sistemi din dışılık temeline dayandığı için yeterli dini bilgi olmamasına rağmen atadan dededen kalan kırıntılar bile milletin ezici çoğunluğunun muhafazakâr kalmalarını sağlamaya yetmiştir.

Ne var ki doğruyu yanlıştan ayırt edecek sağlam dini bilgi olmayınca insanımızın istismarcıların tuzağına düşmesi de gayet normaldir.

Din, cemaat ve tarikat tartışmalarında bu gerçeği çok net görüyoruz.

Yasaklamakla ne tarikat ne cemaat ortadan kalkmıyor. Aksine merdiven altına iniyor ve denetimden uzak bir şekilde etkisini sürdürüyor.

Cemaat lideri ya da tarikat önderi Sahih İslam üzereyse orada örnek insanlar yetişiyor. Değilse ya da mensupları sahih İslam'ı bilmiyorlarsa sapmalar başlıyor, sapkınlıklar başlıyor, istismarlar başlıyor. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını.

Mesela bir tarikata intisap etmenin ilk şartı İslam'ın inanç esaslarını (akaid) ve ilmihal bilgilerini yani bir Müslüman olarak yaşayabilmesi için gerekli abdest, namaz, oruç, helal, haram gibi bilgileri öğenmiş olması gerekiyor.

Çünkü tarikat/tasavvuf İslam'ın güzel ahlak eğitimi veren kurumudur.

Ama akaidi de ilmihal bilgilerini de şeyhinden öğrenen müridin gözünde o şeyh kutup oluyor, gavs oluyor mehdi oluyor, mesih oluyor!

Sahih İslam üzere hayat sürenleri tenzih ediyorum ama şeyh babasının postuna oturan cahillerin nasıl istismarcı olduklarını bizzat gördüm. Başında bir sarık sırtında bir cübbe oturmuş posta, gelene elini öptürüyor, gelen de şahsın oturduğu postun altına elindeki parayı usulca bırakıyor.

Ya da her gün sabah namazını Kabe'de kıldığını, Hz. Peygamber ile görüştüğünü, peygamber yetkisine sahip olduğunu, beklenen mesih veya mehdi olduğunu söyleyip rüyada kendisine bilgi verildiğini, ilham aldığını söyleyerek yetersiz dini bilgi sahibi saf insanları dolandırıyorlar.

Hâlbuki doğru akaid bilgisine sahip hiçbir Müslüman bu hezeyanlara kanıp teslim olmaz.

Hem kitap ve sünnet kaynaklı doğru bilgiyi hem aklı devre dışı bırakmamak insanı sapkınlıklardan korur.

Keramet de ilham da rüya da haktır ama Sahih İslam'da bilgi kaynağı değildir!

Kuran, Sünnet ve akıl varken kimsenin başkasının ilhamıyla kerametiyle rüyasıyla amel etmesi gibi bir zorunluluk yoktur.

Çünkü hak tarikatlarda hakiki keramet şeriatın yani dinin zahiri hükümlerine bağlı kalmaktır.

Keramet denilen olağanüstü hallere sihir karışacağı için tarikat ehli nezdinde keramet çok da makbul değildir. Şeriatı korumadan hakikati ayakta tutmak imkânsızdır.

Hatta Ebul Hasen Nedvi İslam Önderleri kitabında, 'Şeriatsız hakikati aramak münafıklıktır' diyor. (cild 4 sayfa 290) der.

Mevlânâ da Fîhi Mâ Fîh'de şeriatın zahirine bağlılığı esas aldığını belirtir.

İlim ve akıl İslam'ın önceliğidir.

İkinci bin yılın müceddidi olarak anılan ve tasavvufta önder kabul edilen İmam Rabbani'nin ilim öğrenmeyi tarikata intisap etmekten üstün tuttuğunu da hatırlatmak isterim.

Yaşanmış şahit olduğum ama isimleri bende mahfuz iki örnek vereyim:

Her sabah namazını Kabe'de kıldığını söyleyen bir şeyhi(!) evinde misafir eden akıllı bir Müslüman, akşam yedirdiği tuzlu yemekten sonra şeyhin odasına su koymaz. Adam gece su arar bulamaz, sabah olunca ev sahibine sitem eder, 'dilim damağım kurudu' der, ev sahibi, 'Saban namazına Kabe'ye gittiğinde zemzem içseydin ya!' deyiverir.

İkinci örnek:

Bir ülkede çok az yiyecekle yüzlerce insanı doyurduğu söylenen bir şeyhin ünü her tarafa yayılır, insanlar bölük bölük ziyarete giderler ve hayrete düşerler. Merak edip ziyarete giden ve aklını kullanmayı bilen biri hiç hayret etmez dönünce der ki, 'Yahu önümüze su gibi bir şey koyuyorlar, yenmiyor ki, herkes bir iki kaşık alıyor tabiatıyla yüzlerce insan yemiş oluyor!'

Akıl keramete nal toplatır derler ya aynen öyle.(Aslında deyim daha ağır, ben 'nal toplatır' diye yumuşattım.)