Türkiye'nin muazzam özeti
REFiK TUZCUOĞLU
Toprağı bol olsun, Kenan Evren dini ilimlere vukufiyeti pek yüksek bir paşamızdı(!).
Bir Ramazan günü Erzurum'da kendisini dinlemeye memur edilen oruçlu halk kitlesinin karşısında lıkır lıkır su içmişti. "Netekim seferilikte oruç mecburiyetinin olmadığını" bizzat Diyanet'i bile kıskandıracak bir uygulamalı fıkıh dersiyle aziz ve necip millete böylece öğretmişti.
Bir seferinde de Konya Meram'da yaptığı konuşmada Kur'an'da başörtüsüne dair bir ayet olmadığını söyleyince, Milli Görüş'ün önemli isimlerinden Yasin Hatipoğlu dayanamayıp bir şiir yayınlar:
Gez Konya'yı gör Meram'ı,
Otladığın yer mera mı
Küfürle anlatıyorsun,
Fikirden yoksun merâmı...
Tabii ki dönemin "özgür ve demokratik(!)" ortamını kirletmekten dolayı Hatipoğlu'nun başına gelmeyen kalmaz. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen Türkiye'de halen tek parti döneminin kafasıyla dolaşan, 80'li yılların merasında yayılan, 28 Şubatçılar'la aynı dereden su içmeye devam eden kesimler mevcut.
Milli Eğitim Bakanlığının okullarda kültürel mirasın yaşatılması amacıyla yayınladığı "Maarifin Kalbinde Ramazan" genelgesi, malum 28 Şubat refleksini ve o feveran dolu laiklik bildirisini yeniden tetikledi. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzacıları "nesli tükenmekte olan bir kısım yobaz" ilan edip asıl dertlerinin milletin kendisi olduğunu vurgulaması ve Devlet Bahçeli'nin "İman gericilikse bal gibi gericiyiz" çıkışı, Cumhur İttifakı'nın net duruşunu ortaya koydu. Fakat asıl mesele, birkaç satırlık bir bildirinin çok ötesinde; Türkiye'de laikliği savunan muhitlerin sosyolojik gerçeklikle kurdukları o hastalıklı ilişkidir.
Özgürlük Şemsiyesi mi, Terbiye Sopası mı
Türkiye'de laiklik, tarihsel olarak Batı'daki uygulanan modelden ziyade, dini, kamusal ve toplumsal hayattan tasfiye etmeyi amaçlayan jakoben bir "militan laiklik" aracı ve inananların kafasında sallanan asimetrik bir "terbiye sopası" olarak kurgulandı.
Sistem yıllar yılı öylesine amansız bir çifte standartla işletildi ki; devlet aklı sivil inanç alanlarının tamamına tahammülsüzdü ama en ağır ve asimetrik şiddeti bu toprakların kahir ekseriyetinin ruh köküne, yani İslam'a uyguladı. Akıl almaz yasaklar dayatıldı. Başörtüsü yasaklandı, resmi nikah yanında dini nikah da kıydıranlar takibe alındı. Cuma namazına gidenler, mesai saati içinde iş yerini terk ettikleri için ağır mahrumiyetlerle yüzleştirildiler. Şimdi de bin yıllık Ramazan gelenekleri yaşatılmak istendiğinde "rejim elden gidiyor" alarmları çalmaya başladı. Çünkü arka planda yatan asıl niyet; laiklik maskesi ardında Anadolu insanını kendi genetiğinden koparmaktır. Bu marjinal seküler kibir, milletin kutsallarını hâlâ "modernize edilmesigereken bir inanış" olarak görmeye devam ediyor.
"Tanrı Uludur" Dayatmasından "Hu Der Allah" Coşkusuna
Yakın dönem siyasi tarihimiz, toplumun fıtratına savaş açan bu mühendislik projelerinin iflas tarihidir. Bir dönem ezanı silah zoruyla

14