Kılıç ve kalem
REFİK TUZCUOĞLU
Sözün hükmünü kaybetmeye başlayacağı zamana doğru yaklaşıyoruz. İsrail'in, Suriye'deki yeni yönetime Şam'da bir operasyonun ardından çektiği rest, aslında bir itiraf mahiyetinde: "Şam, ateşle oynayıp Türkiye'nin emirlerine itaat etmemeli." Bu cümle, satranç tahtasındaki piyonların devrilip şahların karşı karşıya geleceği yeni dönemin başlangıç anonsu gibidir. Bölgedeki vekalet savaşlarının perdesi yırtılırken, İsrail asıl tehdit olarak gördüğü Türkiye ile büyük hesaplaşmanın kaçınılmaz olduğunu açıkça ilan ediyor.
Sahneye baktığımızda, Suriye'de çöken Baas rejiminin yerine istikrar değil, bir kaos projesi ikame edilmeye çalışılıyor. Suveyda'da Dürziler, Lazkiye'de Nusayriler federasyon talepleriyle sahneye sürülüyor. Suriye, etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden yeniden Balkanlaştırılmak isteniyor. Bu projenin yeni hamisi ise düne kadar ABD'nin aparatı olan SDG'yi himayesine alıp onu Suriye'nin kuzeyinde özerk bir terör kantonuna dönüştürmek isteyen İsrail'den başkası değil. SDG'nin, Şam'daki yeni yönetimle entegrasyonda ayak sürümesi, kimden emir aldığını zaten açıkça gösteriyor.
Bu tabloyu okurken şaşırmıyoruz, çünkü bu yüz yıllık bir parantezin kapanışı. Ancak İsrail'in karşısında yeni bir bölgesel güç olarak Türkiye var. Bu yükseliş hamasi bir söylem değil, dünyanın önde gelen strateji merkezleri tarafından da teyit edilen bir gerçek. Nitekim The American Conservative dergisi, durumu "Türkiye'nin bölgesel gücü neredeyse bir asırdır görülmemiş bir zirveye ulaştı" tespitiyle özetlerken, BBC Monitoring ve Yeni Amerikan Güvenlik Merkezi (CNAS) gibi kuruluşlar, Türkiye'nin küresel askeri dron pazarının üç büyük tedarikçisinden biri olduğunu ve bu pazarın %65'ini elinde tuttuğunu somut verilerle ortaya koyuyor. The American Conservative'in önemli bir tespiti daha var: "Tarihte eski bir büyük gücün böyle bir forma geri dönmesi nadirdir."
İşte İsrail'in panik halinde attığı her adımın arkasındaki asıl sebep budur. Karşısında kendi kabuğuna çekilmiş, tarihsel mirasıyla arasına mesafe koymuş bir Türkiye yok artık. Yeni Osmanlı değil ama Osmanlı'nın manevi mirasını reddetmeyen; etnik milliyetçi asla değil ama aziz milletin şerefli tarihiyle barışık duran; mandacı veya kavgacı değil ama Doğu ve Batı ile onurlu diplomasiyi savunan bir Türkiye var.
Bu yeni gerçekliği Amerikalı stratejist Sumantra Maitra şu tespitle ortaya koyuyor: "Türkiye'nin kuzeydeki yükselişi, kaçınılmaz olarak 'Büyük İsrail' özlemleriyle çatışıyor." Tel Aviv, zayıflayan Amerikan gücünün ardından bölgede tek hegemon olma hayaliyle yanıp tutuşurken, Ankara'nın adil ve dengeleyici bir güç olarak yükselişi bu planları bozuyor. İsrail, Türkiye daha fazla güçlenmeden ve ABD'nin gölgesi Ortadoğu'dan kalkmadan stratejik kazanımlar elde etmek istiyor. Biliyor ki, birkaç sene önce hava savunma sistemi olmayan Türkiye bugün "Çelik Kubbe" adıyla iddialı bir sisteme sahip. Yarın ise Hür-Jet, KAAN, Kızılelma ve ANKA-3 gibi insanlı ve insansız savaş uçakları yeterli sayıda envantere girdiğinde bölgede at oynatmak çok daha zor hale gelecek.
Bölgesel riskler bakımından yakın tarihin en kritik eşiklerinden birindeyiz. Bu beka mücadelesi verilirken, en acı olanı içerideki körlük ve gaflettir. Bir ara Sözcü TV, ekran alt yazısında,