Keçiören alarmı

Peki, insanı bu felakete sürükleyen basamaklar nereden başlıyor Sahadan gelen veriler, zehrin kapısını aralayan ilk eşiğin bilhassa alkol olduğunu haykırmakta. Tıbbın "geçiş maddesi" dediği bu süreçte insanın "hayır" deme kabiliyetini ve irade frenini ilk devreden çıkaran unsur alkol.

İşte tam bu noktada, içkiyi "çağdaşlığın olmazsa olmaz ritüeli" gibi takdim eden seküler aymazlığın vebali büyük. Bir kadeh içkiyi reddeden insanı "bağnaz/tutucu" yaftasıyla aşağılayan zihniyet, insanın en kıymetli cevheri olan aklını uyuşturmayı "ilerleme" zanneden feci bir mantık garabetidir. O ilk ahlakî ve zihnî savunma hattı kırıldığında, sentetik felaketlerin kapısı da ardına kadar açılıyor.

Modern psikolojinin "zafiyet sarmalı" dediği bu basamaklı düşüşü, bizim medeniyet havzamız Hârût ve Mârût kıssasıyla anlatır. Menkıbede insanların günahlarını kınayan iki melek nefisle sınandığında, akıllarınca en hafifi saydıkları kadehi tercih eder. Ne var ki aklı alkolle perdelenen o varlıklar; sarhoşluğun peşinden zinaya, cinayete ve ihanete sürüklenerek Babil Kuyusu'na yuvarlanır. İmam Gazâlî ve Hazreti Mevlânâ bu meşhur menkıbeyi zahirî bir hadiseden öte, insanın iç dünyasındaki melekî cevher ile nefsin çatışmasının sarsıcı bir sembolizmi olarak okur.

Mesnevî'deki irfani idrake göre beden kafesine inmiş her insan, aslında bu çetin imtihanın muhatabı. Gazâlî'nin üzerinde titrediği "aklın muhafazası" ilkesi tam burada düğümleniyor. Muhakeme o ilk kadehle bir kez perdelendiğinde, insan her türlü kötülüğe açık hâle gelir. Hazreti Mevlânâ'nın ihtar ettiği Babil Kuyusu ise mitolojik bir mekân değil; iradesini sarhoşluğa kaptıran insanın bizzat kendi nefsine, yani içindeki dipsiz kuyuya tutsak düşmesidir.