Haz belediyeciliği

Haz belediyeciliği

REFİK TUZCUOĞLU

Son günlerde yerel yönetimler cephesinden yansıyan haberler, basit birer yolsuzluk vakasının ötesinde devasa bir ahlaki çürümeyi seriyor önümüze. Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma ve nihayetinde doğrudan belediye başkanlarının başrolü oynadığı utanç verici skandallar... Son olarak Uşak Belediye Başkanı'nın, sırf gönül ilişkisi olduğu için belediyede yüksek maaşla işe başlattığı iddia edilen genç bir personeliyle Ankara'da bir otel odasında bornozla ve polis baskınıyla gözaltına alınması, yaşanan ahlak erozyonunun büyüklüğünü göstermeye kâfi.

Peki, bizi bu utanç tablosuna sürükleyen kırılma nerede yaşandı

Bizim medeniyet kodlarımızda şehir sadece betondan ve taştan ibaret bir yapı değil; mukaddes bir "emanet"tir. Nitekim ecdadımız, şehri yöneten makama "Şehremaneti", o makamda oturan kişiye ise "Şehremini" demiştir. Şehremini; şehrin malının, namusunun, yetiminin ve geleceğinin emanet edildiği "en emin" kişidir. Beytülmalin bekçisidir. Bugün ise şehri bir emanet değil, ele geçirilmiş bir "ganimet" olarak gören, nefsani ihtiraslarını beytülmalin kaynaklarıyla finanse eden yozlaşmış bir güruhla karşı karşıyayız.

Peki, bu utanç verici çöküşü sadece insanoğlunun fıtratındaki o 'nefs canavarı'yla izah etmek yeterli olur mu Ya içinde debelendiğimiz sosyal ekosistem Bizi ahlaka ve erdeme çağıran o kadim değerlerimizden kopuşumuzun; modernitenin dayattığı sahte değerlere ve o dipsiz değersizliklere sürüklenişimizin hiç mi payı yok

Tam bu noktada Büyük İslam filozofu Fârâbî, El-Medinetü'l Fâzıla (Erdemli Şehir) adlı o abidevi eserinde önümüze çok çarpıcı bir ölçü koyar. Fârâbî'ye göre bir şehrin medeniyet seviyesi binalarının yüksekliğiyle veya kasasındaki parayla değil; halkının mutlak saadete ulaşmak için ortaya koyduğu 'yardımlaşma ve erdem' iradesiyle ölçülür. Ve o erdemli yapıyı Fârâbî'nin şu meşhur vecizesi ayakta tutar: "Sevginin kurduğu devleti, adalet devam ettirir."

Yönetim kademesi bu yardımlaşma ve adalet ufkundan koptuğunda ise o şehir hızla "Cahil Şehir"e dönüşür. Hatta Fârâbî, gücün ve sadece bedensel hazların yegâne gaye olduğu, ahlakın dışlandığı bu yapıları "El-Medinetü'l-Hassîse" (Bayağılık/Haz Şehri) olarak tanımlar. İşte bugün Uşak'ta ve benzeri birçok örnekte karşımıza çıkan bu bataklık tablosu, Fârâbî'nin bin yıl önceden uyardığı "Haz Şehri"nin ta kendisi; modern dünyanın bize dayattığı seküler ahlakın kaçınılmaz bir sonucudur.

"Bırakınız yapsınlar" (laissez-faire) mottosuyla ambalajlanan bu modernite; bireyin çıkarını, hazzını ve doymak bilmez egosunu her türlü manevi değerin üstüne koydu. İnsanı uhrevi sorumluluktan koparan, "hesap verme" şuurunu yok eden bu sistem, haliyle "şehrin emini"ni değil; kendi kasasının ve arzularının kölesi olan örnekleri çoğaltmakta.

Üstat Necip Fazıl, 'Reis Bey' adlı eserinde tam da bu yapısal çelişkiye dikkat çeker. Muazzam bir "kaplan" metaforuyla, insanın ruh kökünü kurutup onu sadece maddeden ibaret gören asırlık yabancılaşmaya şöyle seslenir: