Zahirde biri dini, diğeri seküler; biri kutsalın gölgesinde bir karanlık yapı, diğeri ise insani duyarlık makyajı taşıyan iki ayrı dünya. Ancak sosyolojik bir mercekle bakıldığında karşımızda duran çehreler benziyor. İnsanların en saf, en samimi duygularını organize bir şekilde istismar eden o çöl hırsızının modern versiyonları.
Bizim tarihsel ve sosyal dokumuz, toplumu erdemli kılmak adına kenetlenmiş bir sivil toplum geleneği üzerine kuruludur. Hoca Ahmed Yesevî'nin Anadolu'ya saldığı alperenlerin ruhu, bu toprakları sadece coğrafi olarak değil, kalbi olarak da mayaladı. Biz o sinede, Hz. Mevlânâ'nın tüm yaratılmışları şefkatle kucaklayan o muazzam ilahi aşkını tanıdık. Her cümlesinde riyasızlığı, hasbîliği haykıran ve "Yaratılanı severiz Yaradan'dan ötürü" diyen Bizim Yunus'un samimiyetiyle yoğrulduk. Toplumsal hayatın, ticaretin ve ekonominin merkezine ahlakı ve güveni yerleştiren Ahi Evran'ın kurduğu sivil nizamla kenetlendik. Sadece derviş hücrelerinde kalmayıp çağ açıp çağ kapatan Fatihlere büyük bir devlet vizyonu ve ruh katan Akşemseddin'lerin, Hacı Bektaş-ı Velî'lerin, Hacı Bayram-ı Velî'lerin manevi mirasçıları olarak onların yollarından yürüdük.
Bu yapılar, insanı Yaradan'ın rızası için ihya ve imar eden, tamamen hasbî bir adanmışlıkla çalışan müesseselerdi. Osmanlı, bu gelenekte zaman zaman baş gösteren bozulma alametlerine karşı kayıtsız kalmamış; Meclis-i Meşayih müessesesini kurarak tekkeleri ve buralardaki suiistimalleri istikameti sahih meşayih ve ulema eliyle denetim altına almıştı.
Ancak modern dönemde bu kadim meşruiyet zeminlerinin ortadan kalkması, yerini şeffaf ve hesap verebilir mekanizmalara bırakamadı. Ortada kalan o devasa boşluk, kitlelerin merhametini birer "ticari sermaye" veya "güç enstrümanı" olarak gören istismarcılara ardına kadar açılmış bir kapı araladı.
Tam da bu kurumsal boşlukta, mantar gibi türeyen "nevzuhur" yapılara, sırf sansasyon yaratmak, marjinal söylemlerle dikkat çekmek ve takipçi devşirmek isteyen dijital çağın şarlatanlarına gün doğdu. Sosyal medya algoritmalarının "şok edici" ve kışkırtıcı içerikleri öne çıkardığını çok iyi bilen bu odaklar; ayetleri bağlamından kopararak tuhaf yorumlar yapmak, sünnet karşıtlığı gibi dinin sarsılmaz köklerini hedef alan sinsi çıkışlara imza atmak ve kimsenin cesaret edemediği marjinal iddialarda bulunmak gibi kirli yöntemlerle görünürlük ve taraftar topluyorlar.
Oysa büyük Arif İbn-i Arabî, "Söylenecek olan söylendi" diyerek yüzyıllar öncesinden köklü bir usul koymuştu. Hakikatin özü ve istikameti bellidir; bu köklü mirası çağımıza taşımak ancak geleneğe sadık bir tevil ve şerh usulüyle, günün idrakine yönelik sahih açılımlar yapmakla mümkün. O asil ve sabit kökten beslenmek yerine, sırf dikkat çekmek adına sünneti ve geleneği toptan reddeden parıltılı şovlar ve nevzuhur iddialar ise ancak birer aldatmaca barındırır. İşte bu kötü niyetli, maskeli yapılar, kadim kurumlarımızın o erdemli toplum inşa etme gayretine en büyük baltayı vuruyor.
FETÖ ihaneti, bu topraklarda sadece devlete sızmadı; yüzyılların birikimi olan cemaat, vakıf, himmet ve hizmet gibi en saf kavramların içini boşalttı, arkasında devasa bir "güven buhranı" bıraktı. Bugün sade vatandaş, samimi duygularla gençlerin elinden tutmaya çalışan meşru ve makul yapılara haklı olarak kuşkuyla yaklaşıyor; "FETÖ de dinden, imandan, hizmetten bahsediyordu, bunlar da..." diyerek faturayı istikameti düzgün kurumlara da kesebiliyor. Gençliğin elinden hayırlı niyetlerle tutacak şefkatli eller, şüphe bulutunun gölgesinde kalıyor.
İşte tam bu güven erozyonunun üzerine oturan Haluk Levent hadisesi hayırseverliğin seküler zeminde de nasıl baltalanabileceğini gösterdi. Milyonlarca liralık deprem bağışlarının akıbeti, şahsi hesap hareketleri, kumar masalarında kaybedildiği iddia edilen yüz milyonlar etrafındaki iddialar toplumsal psikolojide devasa bir gedik açıyor. İnsanlar artık ne manevi kisve altındaki söylemlere güvenebiliyor ne de elinde gitarıyla yaraları saracağını iddia eden popüler figürlere... Geriye, yardımlaşma refleksini felç olmuş, kuşkucu bir toplum kalıyor.

32