Bir damlanın senfonisi

Bir damlanın senfonisi

REFİK TUZCUOĞLU

Efendim, eskiler boşuna dememiş; "Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür"diye. İnsanoğlu unutkan bir varlık. Biz de "susuz" kaldığımız yılları unutmuşuz işte.

Yüzyılın baş döndüren hızında, ekranların yalancı ışıltısında, "alay-ı vâlâ" ile geçen günlerin hayhuyu içinde hatıraları yâd etmeye vakit mi kalıyor "İnsana insan denmesi, ahdini unuttuğu içindir" diyor İbn-i Abbas hazretleri.

Ama hayat bazen insana öyle bir "es" verdirir ki; durur, soluklanır ve mecburen hatırlarsınız. Ankara'da, tıslayan boş muslukların hazin senfonisi eşliğinde vefakâr hayat arkadaşımla oturup uzun uzun maziye daldık. Nice zamandır geçmişe bu denli odaklanmadığımızı fark ettik birden. İtiraf etmeliyim, bize bu eşsiz nostaljiyi bahşedenlere minnettarız!

İnsanın modern zamanların konforuna alışıp gafil avlanması ne kötü... Halbuki biz bu susuz günlere İstanbul'dan şerbetliydik. "Şehirde susuz nasıl yaşanır" ilminin kitabını yazmış bir nesiliz.

Şimdiki "Z kuşağı" bilmez bu işin raconunu. Onlara, modern bir başkentte hayatta kalma dersi vermeye gönüllü olduğumu ilan ediyorum. Kulak verin gençler; dinleyin ki burada tecrübe konuşuyor.

Bu işin bir fıkhı, bir usulü vardır öncelikle. Mesele, evdeki kapkacağın "evsafını" bilmekle başlar. Mutfak eviyesine çay bardağı konmaz; en büyük tencere oranın hakkıdır. Banyoda küvet varsa, hazine bulmuşsun demektir; giderini sıkıca tıka ve suyun gelmesini bekle. O küvet artık senin "şahsi barajın"dır. Dolarsa, bir hayli zaman ihtiyaç görür. Küçük şişeleri doldur, can kurtaran gibidir.

Ankara'nın Bağlum taraflarında su bulduğunu söyleyen danışmanıma sitemim bundandır; daha evvel haber etseydi biz de bidonları yüklenip kervana katılmaz mıydık Gecenin yarısına taharet suyundan bile mahrum yakalanmazdık.

Neyse... Evde sular kesilince bir aksiyon filmi başlar.

Hele o ses yok mu Gecenin en derin, uykunun en tatlı yerinde musluktan kovaya düşen ilk damlanın çıkardığı "tıp" sesi... Hangi Mozart, hangi Beethoven bu kadar etkileyici bir "uyanış müziği" besteleyebilir En pahalı alarm saati bile sizi yatağınızdan "tıp" sesi kadar ayağa fırlatamaz. O ses bir müjdeci gibidir; "Ey ahali uyanın, su geldi!" feryadıyla evi ayağa kaldırır.

Musluktan önce sarı, paslı, asbest kokulu bir tarih akacaktır. Bulanıklık geçince hemen makineye koş. Zira çamaşırın tam ortasında suyun kesilmesi, bir evin başına gelebilecek en büyük dramdır. Deterjanlı çamaşırları durulamak, Sisyphos'ın kaya yuvarlaması gibi bitmeyen bir çiledir.

Dalıp gittiğim eski günler sadece suyla sınırlı değildi elbette. Bir de işin "denge" boyutu vardı.

Eskiden, İstanbul sokaklarındaki meşhur "çöp dağları"nın arasında yürümek ince bir sanattı. Üsküdar yokuşundan iskeleye doğru inerken, biriken çöplerden sızan "kara sular" üzerimize sıçramasın diye adeta bir balerin edasıyla yürürdük...

Sanki her gün mecburi bir bale kursundaydık. Parmak uçlarında, tin tin tin... Bir kuğu zarafetiyle necasetten kaçmak, dönemin İstanbul beyefendiliğinin şanındandı! O yürüyüşler size bir hayat dersi de öğretirdi: "Her daim dengede olmalısın. Denge ve istikrarını bir an bile kaybedersen, pisliğe bulaşman işten bile değildir."