Başkasının atına binenler
REFİK TUZCUOĞLU
Suriye'de son iki haftada yaşananlar; ideolojik saplantıların ve zamanın ruhunu okuyamamanın nasıl "stratejik bir körlüğe" dönüştüğünün en ibretlik hikayesidir.
Siyaset, "mümkün olanı yönetme" sanatıdır. Bu kolay bir iş değildir; bilgi ister, vizyon ister, hepsinden öte hikmet ister. Bir siyasi yapıdan, temsil ettiğini iddia ettiği kitleyi maceraya değil, "makul" ve "güvenli" limanlara yöneltmesi beklenir. Ancak sahada gördüğümüz fotoğraf; makul bir "toplumsal sözleşme" fırsatının, dış güdümlü bir "bölünme hayali" uğruna nasıl heba edildiğinin resmidir.
Reddedilen Fırsat
Yeni Suriye yönetimi (Ahmed el-Şara), Türkiye'nin de desteği ile masaya son derece makul bir "entegrasyon" planı koydu. Bu plan, SDG'nin tüm unsurlarıyla devlet mekanizmasına eklemlenmesiydi. Teklif açıktı: "Suriye'nin toprak bütünlüğü içinde kalın. Sivil ve askeri bürokraside yer alın. Demokratik bir temsiliyetle ülke yönetimine girin. Kültürel ve kimlik haklarınız anayasal güvence altında olsun."
Ancak Kandil endeksli akıl, bu tarihi fırsatı elinin tersiyle itti. Neden Çünkü sırtlarını dayadıkları emperyalist güçler ve Siyonist lobiler, kulaklarına fiili bir "bölünmeyi" fısıldıyordu. Oysa küresel düzlemde şartlar değişmişti. Emperyalizm için yerel örgütler birer "müttefik" değil, konjonktürel birer "enstrüman"dır. Enstrümanın işlevi bittiğinde, sahibi onu terk eder. Yaşananların özeti şu: Yeni reel politiği okuyamayan PKK/SDG onurlu bir ortak olarak Suriye'nin inşasında yer almak varken, stratejik bir iflası tercih etti.
Büyük Tenakuz
Bu süreçte Türkiye'nin duruşu, sahadaki en ahlaki zemini oluşturdu. Ankara, başından beri tek bir ilkeyi savundu: "Suriye'nin toprak bütünlüğü." Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın 2015'te çizdiği, "Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'nin güneyinde bir terör devletinin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz" çerçevesi; sadece Türkiye'nin güvenliği için değil, bölge halklarının huzuru için de bir emniyet subabıydı. Emperyalizmin yüz yıllık hesabı belliydi: Olabildiğince parçalanmış bir Ortadoğu.
İşte burada, vicdanları yaralayan derin bir tenakuz (çelişki) ile karşı karşıyayız. Hafızamızı tazeleyelim: Kürtler, Irak'taki Baas diktatörlüğü altında bizzat Saddam Hüseyin tarafından sayısız katliama uğradı. Enfal operasyonları ve Halepçe'de yağan kimyasal bombalar hafızalarda hâlâ taze. Suriye Baas rejimi de (Esed ailesi) yıllarca Kürtleri "Mektum"(vatansız/yok hükmünde) ilan edip kimliksiz, pasaportsuz, mülkiyetsiz bıraktı.
Peki, bugün ne görüyoruz "Kürtlerin hakkını savunuyoruz" diyen SDG/PKK aklı; döndü dolaştı kendisini "Mektum" sayan rejimle ittifak kurdu. Celladıyla saf tutup, Türkiye'ye düşmanlık etti. Zalim Şebbihalarla aynı safta çatışmayı tercih etti.
Akıl Tutulması
Türkiye'de ise Kürtler hiçbir zaman Irak ve Suriye'de olduğu gibi bir hakarete maruz kalmadı. Malazgirt'ten itibaren medeniyetimizin inşasında asli bir rol üstlendiler, şanlı bir tarihin parçası oldular. Evet, Türkiye demokrasisinin sorunlu olduğu yıllar, doğudan batıya tüm toplum kesimlerine ağır bedeller ödetti. Darbeler dönemi, hak ve özgürlüklere balyoz gibi indi. Ancak 12 Eylül'ü "bizim çocuklar yaptı" diye tanımlayan küresel irade; diğer eliyle bölücü akımları "özgürlük mücadelesi" bahanesiyle kışkırttı. Oyun gayet açık değil mi
Tüm bu zorluklar, milletin olgunluğu ve devlet geleneği ile bir bir aşıldı. Menderes idam edildi, bedeller ödendi. Turgut Özal darbenin gölgesi altında mesafe almaya çalıştı. Son büyük mücadele ise, "kefeni giyerek yola çıktık" diyen Tayyip Erdoğan tarafından yürütüldü ve vesayet sisteminin yıkılışıyla neticelendi.
Tarih şahittir: Türkiye, Saddam'ın zulmünden kaçan Kürtlere kapısını açtı. Mesut Barzani ve Celal Talabani, Türkiye'nin verdiği pasaportlarla dünyaya açılabildi. Beşar Esad'ın zulmünden kaçanlara etnik bir ayrım gözetmeksizin sınırlar açıldı. Türkiye, en güçlü zamanında

15