Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın şu tespiti bu noktada tarihî bir hatırlatmadır: "Kültürel yabancılaşmaya ve kültür emperyalizmine karşı yerli ve millî olan kültür değerlerimizi evrensel dille yeniden keşfetmeli, yeniden inşa etmeliyiz." İsrail Evleri, bu teslimiyetin ve yabancılaşmanın başladığı dönemin tipik bir sembolüdür. Mesele sadece inşaatı üstlenen İsrail merkezli firmanın ismi değil; o ismin temsil ettiği "biçimci modernizmin", medeniyetimizin mahremiyet, komşuluk ve tevhid eksenli mekân algısını tasfiye etmesidir. Turgut Cansever'in ifadesiyle, bu tarz yapılar "Varlığın Birliği" bilincinden yoksun, sadece biyolojik ve sosyal ihtiyaçlara odaklanan "madde yığınlarıdır". Bugün bu yapıları "kültür mirası" diye kutsamaya çalışmak, aslında bu büyük kopuşun enkazını tescil etmekten başka bir anlam taşımıyor.
Vicdanın Mekânla İmtihanı
Toplumsal vicdanın Filistin ve Gazze'deki vahşete karşı ayakta olduğu bir dönemde, bu yerleşkenin ismi üzerinden sosyal medyaya yansıyan tartışmalar sadece bir "isim değişikliği" talebi olarak okunmamalıdır. Halkın, "İsrail Evleri" ismini değiştirerek "Filistin-Gazze Evleri" yapalım önerisi, mekânın ruhu ile toplumsal adalet duygusu arasındaki o kadim bağı yeniden kurma refleksidir. İnsanlar; ruhuna yabancı ve hatta o ruhu inciten bir ismin gölgesinde kalmaktan rahatsızlık hissediyor. Mekân, içinde yaşayanın ahlakı ile nefes almalıdır. Buna bir de varoluş gayesine tam anlamıyla teslimiyet eklenmelidir elbette.
Mimari Doktrin
Savunma sanayiinde 6 bin kilometre menzile, Mach 25 gibi hipersonik hızlara ulaşan; doktrinlerde "oyun değiştirici ve oyun kurucu" güce dönüşen bir Türkiye'nin, bu stratejik yükselişini mimari bir

30