Arapça 'fidâ' kökünden 'elfida'; feda edilen, vazgeçilen anlamına geliyor.
Sadece terk edişi değil, sevilen insanı kurtaramamanın, veda etmenin verdiği can yakıcı, derin hüznünü ihtiva ediyor.
Fedakârlık, fedai aynı kökten...
Dinledikçe efkârlandığımız, hüzünle içlendiğimiz, elektrogitarın titreşimiyle ritm tuttuğumuz meşhur şarkısının hikâyesi hafızalarımızda amansız hastalıkla mücadele eden küçük Beyzanur'un çaresizliğiyle yer edinmişti.
Doktorların "Bu kızı feda edin" dediği veda sırasında Haluk Levent'in dil şuuruna sahip arkadaşının telkiniyle doğan isimdi Elfida...
Gelgelelim...
Modern zamanların reklam stratejileri, gitarın telleri misali, iyi niyetlerimizin bam teliyle oynamakta beis görmüyordu.
Yıllarca insanlara iyilik hareketi, gönül köprüsü olarak takdim edilen Anadolu Halk ve Barış Platformu (AHBAP), meğer perde arkasında farklı hesapların platformuymuş.
2017'li yıllarda Haluk Levent'e yapılan Cumhurbaşkanlığı adaylığı teklifi üzerine kurgulanan 'Anadolu Halk ve Barış Partisi' projesinin, siyasi zemin zayıflayınca alelacele yardım hareketine çevrilmiş.
Laik, seküler cephenin, 'devlet yok, AHBAP var' sloganıyla büyütülen platform aslında incelikle tasarlanmış imaj yönetim maskesinden başkası değilmiş.
Düşünün...
Asrın felaketinde enkazının altında insanların elleri, kolları koparken, solmuş bedenler molozların arasından çıkarılmayı beklerken, anneler evlatlarının, çocuklar anne babalarının mezarı olmuş yıkıntıların başında dondurucu soğukta nöbet tutarken; AHBAP kurucusu topladığı muazzam yardımları kumar, bahis, iddia kuponlarına yatırabilmenin hesaplarını yapıyormuş.
Din, vicdan, izan sahibi yapmaz, ya pa maz!
Kültür Bakanlığı'ndan ödüller almış, Birleşmiş Milletler'de ülkemizi temsil etmiş Haluk Levent'in maskesi, MASAK raporlarıyla düştü.
Soruşturma kapsamında isnat edilen, 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak', 'yardım paralarını kumar masalarında kaybetmek', 'kara para aklamak' ithamları, ellerine takılan kelepçeyle müşahhas hakikate dönüştü, parmaklıklar ardına gönderildi.
Şimdi sormamız gereken soru şudur;
Toplum böylesi devasa illüzyona nasıl ikna edildi
Sahada asıl yükü sırtlayan yerli-milli sivil toplum kuruluşlarının hakkı nasıl gasp edildi
Furkan Bölükbaşı'nın Propaganda kanalında yaptığı açıklamalar sahadaki acı gerçekleri ortaya koyuyor.
Devletin kurumları AFAD 200 bin, Kızılay 50 bin çadır dağıtırken; milyarlarca liralık bağışı elinde tutan AHBAP sahada sadece 3-4 bin çadırla varlık gösterebilmişti.
Beşir Derneği günlük 920 bin kişiye sıcak yemek ulaştırırken, onlardan katbekat fazla imkâna sahip AHBAP günde sadece 6 bin ekmek dağıtımı yapıyordu.
İHH, Beşir Derneği, Kızılay binlerce personelle enkaz altından can kurtarırken, malum yapının sahada arama kurtarma görevlisi yoktu.
Asıl vahim olanı, can yakanı, deprem bölgelerindeki çarpıklıkları sorgulayan, toplumu hakikate uyandırmaya çalışan samimi insanların önüne, kendi mahallemizin aktörleri, güçlü kalemleri tarafından barikat kurulmuş olmasıydı.
Furkan Bölükbaşı; muhafazakâr medyanın tanınan isimleri Turgay Güler, Taha Hüseyin Karagöz, Ersoy Dede'yi depremin ilk günlerinde takındıkları korumacı tavırlarla, Haluk Levent'i aklayıcı paylaşımlarla AHBAP üzerindeki şaibeyi ortadan kaldırmakla, kamuoyu baskısını kırmakla suçluyor;
"Sürecin en büyük müsebbiplerinden birine değinmeden geçmek mümkün değil: Turgay Güler...
Depremden sadece dört gün sonra, 10 Şubat'ta, ilk üç gün boyunca Haluk Levent'e yöneltilen yoğun eleştirilerin ardından Haluk Levent kendisini Ahbap merkezine davet etti. Turgay Güler bu davete icabet ederek merkeze gitti, Haluk Levent'le samimi fotoğraflar çekindi, hemen ardından "Burada her şey yolunda, çok iyi çalışıyorlar; enkazdan bir taş kaldırandan Allah razı olsun" diyerek övgüler dizdi.
İşte Haluk Levent ve AHBAP hakkında kamuoyunda beliren meşru soruların etkisini yitirmesindeki en büyük amil, Turgay Güler'in bu hamlesidir. Zira muhalif isimlerin Haluk Levent'i desteklemesi son derece doğal, hayatın olağan akışına uygundur. Ancak Haluk Levent ve AHBAP hakkında haklı şüpheler taşıyan kesimlerin sesi olması beklenen iktidar medyasının en deneyimli isimlerinden, o dönem büyük medya grubunun genel yayın yönetmeni olan gazetecinin gidip o pozu vermesi, hakikat arayışına vurulmuş en ağır darbelerden biri olmuştur.
Sorduğumuz soruların, dile getirdiğimiz şüphelerin tesiri bu hareketle tamamen kırıldı. İnsanlar dönüp bizlere, "Turgay Güler bile Haluk Levent'i överken siz niye hâlâ bu adamı sıkıştırmaya devam ediyorsunuz" diye sormaya başladılar.
İşin daha vahim tarafı şudur: Turgay Güler, o fotoğrafı verdikten sonra AHBAP ve Haluk Levent hakkında tek soru dahi sormadı; konuyu adeta tamamen kapattı. Ta ki Haluk Levent gözaltına alınana kadar...
Gözaltı kararı çıkar çıkmaz geçmişteki o övgü dolu paylaşımını jet hızıyla sildi.
Sanki senelerdir bu yapıyı tek başına sorgulayan kendisiymiş edasına büründü...
Burada dile getirmeyi vicdani vazife görüyorum: Taha Hüseyin Karagöz meselesi...
Ben Taha'yı o dönemde severdim; sonrasında birlikte de çalıştım. Fakat Taha yanlış yaptı. Ne yazık bugün Haluk Levent tutuklandığında, ilk yaptığından daha büyük ikinci yanlışa imza attı. Eğer bu ikinci yanlışa düşmeseydi, "Tamam, neyse olmuştur bitmiştir" der geçer, konuyu açmazdım.
Ancak Turgay Güler nasıl ki çıkıp sanki AHBAP'ı aylarca kendisi sorgulamış rolü kestiyse, Taha Hüseyin Karagöz de tamamen aynı yolu izledi. O gün yazdıklarını silip, süreci yok sayarak sanki başından beri konunun takipçisiymiş tavrına büründüğü için bu hakikati açıklamak kaçınılmaz hale geldi.
Süreç şöyle gelişti: Taha, Ahbap hakkında derinlemesine sorgulama yürütmüyordu; daha ziyade "Faturaları niye açıklamadınız" türünden etkileşim odaklı sorular soruyordu. Haluk Levent bu paylaşımlardan birinin altına yorum yazarak, "Sevgili Taha Hüseyin Karagöz, seni AHBAP'ta ağırlamak, aklındaki tüm soruları cevaplamak istiyoruz" diyerek kendisini davet etti. Taha da davete icabet etti.
Günler süren sessizliğin ardından Taha Hüseyin Karagöz paylaşım yaptı. Mealen, "AHBAP merkezine gittim, görüştüm; sorularımı sordum ve kafamdaki tüm şüphelerden arındım"

42