Yazar, Türk siyasetinin fikir tartışmalarından çıkar hesaplarına indirgenmesini eleştirerek, özellikle MHP örneğinde kurumsal kimlik ve ideolojik derinliğin kaybolduğunu savunuyor. Bu sorunun kaynağı olarak sadakat ilişkilerine dayalı bir siyasal kültürü gösteriyor. Peki, eleştiriye kapalı bir sistem gerçekten gelişim mi imkânsız hale getiriyor, yoksa farklı bir dengeyi mi sağlıyor?
İzzet Ulvi Yönter'in paylaşımı ve sonrasında istifasından sonra "MHP'de neler oluyor" çok kimsenin dikkatini çekti. Birçok arkadaşım bu konuda telefonla arayarak benim bildiklerimi dinlemek istedi. Anlattığım hikâye çoğu arkadaşımda merak uyandırdı!
Yeniçağ gazetesi okuyucuları için bu hikâyeleri değil ama anlamını bu hafta burada yazmaya karar verdim...
***
Türkiye'de siyaset çoğu zaman fikirlerin yarıştığı bir zemin olmaktan çıkıp, güç dengelerinin ve çıkar hesaplarının gölgesinde şekillenen bir alana dönüşüyor. Bu durum, yalnızca bir partiye özgü değil; ancak son dönemde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) etrafında yapılan tartışmalar, meselenin ne kadar derin olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Parti içi farklılıklar, aslında siyasal hareketlerin doğal bir parçasıdır. ünkü fikir varsa, ayrılık da vardır. Ancak Türkiye'de bu ayrılıklar çoğu zaman ideolojik ya da düşünsel temelde ele alınmıyor. Bunun yerine, tartışmalar hızla "kim kimin yanında, kim ne kazanıyor, kimler treni kaçırdı" düzlemine indirgeniyor. Bu indirgeme, siyaseti sığlaştırdığı gibi, toplumun da meselelere bakışını daraltıyor.
Sn. Dr. Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP örneği, bu sorunun tipik bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Parti içinde ya da çevresinde ortaya çıkan her görüş ayrılığı, neredeyse refleks halinde "çıkar çatışması" ya da "kişisel hesaplaşma" olarak yorumlanıyor. Oysa ideolojik gelenekleri güçlü olan bir hareketin, düşünsel tartışmaları daha derinlikli yürütmesi beklenir. MHP'de artık fikir tartışmaları tamamen rafa kaldırıldı. Genel Başkanın her dediği ayakta alkışlama geleneği başladı.
Burada asıl sorun, Türkiye'de siyasal kültürün giderek şahıslar üzerinden okunmasıdır. Kurumsal kimlikler, ilkeler ve programlar geri plana itilirken; kişiler, sadakat ilişkileri ve güç odakları ön plana çıkıyor. Bu da eleştiriyi neredeyse imkânsız hale getiriyor. ünkü eleştiri, fikir üzerinden değil, aidiyet üzerinden değerlendiriliyor. Bir görüşe katılmamak, çoğu zaman "karşı tarafa geçmek" gibi algılanıyor. Siyaset teşkilatlardan, salonlardan, meydanlardan uzaklaşıp; masalarda paylaşılan bir yapıya dönüşüyor...

46