Çok mu şey istiyoruz, yoksa olması gerekeni mi hatırlatıyoruz
Bazen sadece eleştiriyoruz gibi görünsek de, aslında ne istediğimizi gayet iyi biliyoruz. Her eleştirinin, her "yanlış" dediğimizin ardında bir "doğru" arzusu yatıyor. Biz, yanlışlara karşı dururken yalnızca bireysel bir memnuniyetsizlik dile getirmiyoruz; aksine bu yanlışların birilerinin "doğrusu" hâline geldiğinde bir düzenin, toplumu nasıl erozyona uğrattığını görüyoruz. Ve milletimizin bu çarpık doğrulardan korunmasını istiyoruz.
Yanlışa yanlış dediğimizde, birileri hemen rahatsız oluyor. Çünkü bu yanlışlar, onların "doğrusu" olmuş. Biz ise bu çarpık doğruların altında ezilen milyonların sesi olmaya çalışıyoruz. Bizi susturmak isteyenlere karşı, susmuyoruz. Çünkü biliyoruz ki susarsak, bu düzen suskunluğumuzu kendisine sermaye yapacak.
Biz huzur içinde yaşayacağımız bir devlet istiyoruz.
Biz huzur istiyoruz. Hukukun olduğu, kuralların keyfe göre eğilip bükülmediği, adaletin terazisinin eğilmediği bir memleket istiyoruz. Bir savcının, bir yargıcın sadece anayasaya ve vicdanına bağlı yaşadığı bir ülke istiyoruz... Kimin kim olduğuna bakmadan hakkı teslim eden bir yargı düzeni istiyoruz.
Bir hastaneye gittiğimizde, bir bakışta banka müşterisi gibi değil, bir insan olarak görüleceğimiz bir sağlık sistemi istiyoruz... Hekimlerin reçeteyi kâr değil, şifa için yazdığı; hastanelerin "hasta garantili yatırım" değil, halkın sağlığına adanmış kurumlar olduğu bir sistem istiyoruz.
Şehirlerimizin, mimarlarımızın, mühendislerimizin bize sadece beton sunmadığı; ruhumuzu da düşünerek planladığı bir yaşam alanı istiyoruz. Her köşesi AVM olan, gökyüzünü unutturan değil; estetikle huzur veren kentlerde yaşamak istiyoruz. Yollarımızın, şehirlerimizin sadece araçlar için değil, insanlar için var olmasını istiyoruz. Yaşam alanlarımızın, beton yığınları değil, nefes alınabilir, estetik ve ruhu olan yerler olmasını istiyoruz. Mimarlığın sadece metrekare hesabı değil, bir toplumun ruhunu şekillendiren bir sanat olduğunu hatırlatmak istiyoruz.
Öğretmenlerimizin çocuklarımıza kendi ideolojilerini göre değil, evrensel değerleri ve bilgiyi anlatmasını; bilimin ışığında yetişen bir neslin hurafelerle değil, hakikatle donanmasını istiyoruz. İnancın ancak bilgiyle büyüyeceğini, cehaletle değil, vicdanla kutsallaşacağını biliyoruz. Eğitim, bireyi özgürleştirir. İnanan insanın, inancını hurafelerle değil, bilimle, akılla yüceltebileceğini biliyoruz. Hurafeyi yücelten değil, cehaleti törpüleyen bir eğitim düzeni istiyoruz.
Ve Diyanet... Allah korkusunu siyasetin gölgesine hapsetmeyen bir diyanet istiyoruz. Haramı sadece yoksula anlatmayan, haramla imtihanı güçlü olanlara da hatırlatabilen, vahye uygun bir irade istiyoruz. Fakirken her şeyi haram sayıp, zenginleşince her haramın bir "helal yolunu" keşfeden(!) bir çifte standardın dinle değil, çıkarla yoğrulmuş bir riyakârlık olduğunu bilinmesini istiyoruz. Öyle bir anlayış ki, imkânı yokken "Aman dikkat, haramdır!" diye haykırır; ama biraz imkân buldu mu "Yani aslında bu da caiz sayılır..." diyerek kendi yolunu meşrulaştırır. İşte biz bu ikiyüzlülüğün maskesinin düşmesini istiyoruz.
Üreticiye sahip çıkılmalı diyoruz. Ama üreticiye de hatırlatıyoruz: Üretmek yetmez. Kaliteli üretmek, emeğe saygılı olmak, çevreye duyarlı olmak da sorumluluktur. İstihdam sağlarken insanları köleleştiren, işyerini bir cezaevi gibi yöneten, "işçiye ekmek veriyorum" diyerek, her türlü zulmü meşru gören anlayışla hesaplaşmak devletin görevi olmasını istiyoruz. Patron olmak, yönetici olmak güç sahibi olmak değil, ahlaki bir sorumluluğun taşıyıcısı olmayı da gerektirdiğinin bilinmesini istiyoruz.
İşçiye de hatırlatıyoruz; alın terini koru, işinin hakkını ver. Sahip çık emanetine. Herkes görevini yaparsa, kimsenin hakkı yenmeyeceğinin bilinmesi gerektiğini bilmek istiyoruz.
Devleti yönetenlere sesleniyoruz: Biz sizi sefaleti yönetin diye seçmedik. Milleti koruyun, hakka ve hukuka sahip çıkın diye kendimizi emanet ettik. Bu emanetin ağırlığını taşımanızı istiyoruz. Kendi istikbalini "milletin istikbaline" tercih edenlerin koltuklarını terk etmesini istiyoruz.

7