Türk Devletleri Teşkilatı'nın 13. Zirvesi Ankara'da gerçekleşti ve nihayetinde TDT'nin 2040 vizyonuna hazırlık olarak görüldüğünden -büyük ihtimalle- uzun bir bildiri (Ankara Bildirisi) imzalandı. Türkiye'nin bu zirveye, dönem başkanlığını devralması hasebiyle, uzun süredir hazırlandığını, bürokrasinin çok çalıştığını gözlemliyorduk. Türkiye TDT'na ve Türk Birliği ülküsüne ne kadar önem verdiğini göstermek için Zirveyi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu kutladığımız 29 Ekim'in hemen akabinde gerçekleştirdi; böylelikle de Türk Yüzyılı ile Türkiye Yüzyılını tamamlayıcı olarak gördüğü mesajını verdi. Ankara Bildirisi önemli bir bildiri, Türk birliği ülküsünün tüm romantik yanlarını bir tarafa bıraksak dahi toplantı sırasında panolara da yansıyan "birlikte daha güçlüyüz" realpolitik zeminde çok anlamlı. Dolayısıyla konuşacak çok şey var.
NEVİ ŞAHSINA MÜNHASIR BİR KURUM KURMAK
Öncelikle, TDT'nin 13. kez zirve gerçekleştirecek ve kurumsal iş birliğini derinleştirecek adımlar atma aşamasına gelmiş olması çok önemli. Zira, TDT nevi şahsına münhasır bir bölgeselleşme örneği, katı ve esnek bölgesel işcbirliği modellerinin ortasında bir yere oturuyor. Genelde bölgeselleşme denemelerinde ortak kimlik vurgusu varsa bir tür birlik amacının olması da doğaldır. En bilinen örneği AB ve Avrupalılık inşası denemeleri. AB, aynı zamanda fonksiyonel ve -süreç içerisinde neo-fonksiyonel yaklaşımlar ile de açıklanageldi. Her fonksiyonel iş birliği (iş birliği ihtiyacı) birlik amacına evrilmediğine göre ortak bürokrasi inşa etmeyi düşündüren bir kimliksel/dilsel/tarihsel ortaklığın kolaylaştırıcı etkisi sonunda başarılı olmuş Avrupa bölgeselleşme çabaları adına son derece açıklayıcı. Bugün Avrupa birliğinin hikayesine baktığımızda kimlik mi işlevsel iş birliğini başka bir boyuta taşıdı, işlevsel entegrasyon mu ortak kimlik ve karar alıcıların doğuşunu hazırladı, teorik bir tartışma konusu olarak saatlerce konuşulabilir, fakat sonuç değişmez hem işlevsel-teknokratik ayakta hem de kimlik söz konusu olduğunda Avrupa bütünleşmeyi başardı. Esnek bölgeselleşme modelleri ise işlevsel iş birliğinin, bir bölgesel aile duygusu, algısı, resmi ortaya çıkartmasına izin verirler- ASEAN'da olduğu gibi, fakat üyelerinin egemenliğinin ötesinde bir üst bölgesel alan ve kimlik tanımlanmasına şiddetle karşı çıkarlar. ASEAN örneğinde olduğu gibi ortak aile duygusundan stratejik ortaklığa geçiş, çok nadiren, mümkündür fakat saf bir bölgesel dayanışma zemini bulmak çok mümkün değildir.
TDT içerisindeki üyeler için de egemenliğin çok önemli olduğunu biliyoruz. Bu nedenle pek çok üye iş birliğine işlevsel ihtiyaçlar doğrultusunda yöneliyor. Orta Dünya'da diyebileceğimiz bu alan yani Türk Devletlerinin ortak coğrafi alanı, ticari açıdan önem kazandıkça sınırötesi iş birliklerine de ihtiyaç daha da artıyor. TDT üyesi Orta Asya ve Kafkasya'daki ülkeler için, bu nedenle TDT her şeyden önce Doğu-Batı bağlantısallığını yönetmenin bir yolu ve üçüncü ülkelerle- özelikle de büyük güçler ile- kurdukları ilişkilerin çeşitlendirilmesinin bir aracı. Türkiye için de bağlantısallığın yönetilmesinde iş birliği ve koordinasyonun sağlanması açısından TDT bir platform ve zaten bütün bölgesel açılım, bölgeselleşme çabaları bir çeşitlendirme aracı. Fakat Ankara, TDT bölgeselleşmesinde bugün ve bir gün daha dayanışmacı bir zeminin oluşmasını da umuyor. Bu farklılık, Ankara'nın hep suçlandığı üzere büyük ağabeylik hevesinden filan kaynaklanmıyor. Ankara -eğer o tür hevesleri varsa- sınırlarını 1990'larda gördü. Türkiye'nin daha dayanışmacı bir stratejik kültürü var, iş birliklerinde işlevselliğin ötesinde bir tür ortak dünya bakışı yakalayıp, bu ortaklıktan gelen gücü pazarlık gücüne devşirmek istiyor. Bu pazarlık gücünde "aslan payı" diye bir şey olmadığını da bildiğinden "kazan-kazan" zeminini vurguluyor.
ANKARA'NIN DAYANIŞMACILIĞI VE ANKARA BİLDİRİSİ
Ankara'nın hemen hemen tüm bölgeselleşme çabalarında görünen bu dayanışmacı ruhun TDT bünyesinde ortaya çıkmaması çok zor. Çünkü TDT'yi sadece işlevsel bağların kurduğu bir aile olarak göremeyiz. Bugün işlevsellik ön planda olabilir, neredeyse bin yıldır Türkler birbirinden ayrı siyasi merkezlerin altında var olmuş olabilirler – ki Osmanlı-Cumhuriyet Türklüğü kendi siyasi bir merkezdi- ama kimliksel ortaklık, Türk birliği ülküsüne yön veren o organik çekirdek var. Kimsenin ne bizim ne başkalarının hayal ettiği, sırf kurumumuz aileye benzesin diye yarattığı bir şey değil. Bu nedenle de sadece esnek, kurumsal-diplomatik geleneklere dayalı bir yapılanma üzerinden TDT'ni açıklamak da çok kolay olmuyor: İş birliği kadar "fikirde, dilde, eylemde birlik" şiarı da önemli çünkü. Tüm bu biraz teorik girişi şu yüzden yaptık, bugün TDT'nin sadece işlevsel iş birliğini değil, birlik vurgusunu da taşıyarak kurumsallaşması, 13. Zirve yapacak noktaya gelmesi çok çok önemlidir. Çünkü bu teorik giriş zor, sarp bir yolda yürünerek buralar gelindiğini bize gösteriyor. Gelinen nokta son derece önemli, yaşanan ikili krizlerden de önemli. Nitekim Türkiye ve Azerbaycan arasında yaşanan -boyutunu tespit etmekte şaşırarak zorlandığımız- krize rağmen Azerbaycan TDT Zirvesine katıldı, TDT üye devletlerin bayrakları arasında bir eksik yoktu ve Ankara Bildirisi imzalandı. Krizlerin, alınan merhaleye varılan sonuca gölge düşürmesine izin vermemek lazım.
Ankara Bildirisi neden önemli. İlk bakışta- uzun bildiriyi sindirmek zor- bildiride dayanışma ve ortak stratejik vizyon, hatta ortak dış politika vizyonuna atıf var. Bunların son derece önemli hedefler olduğunu söylemek lazım. Egemenlik konusunda milli hassasiyetler yadsınmasa da sınırlar oldukça zorlanmış ve mümkün olduğunca ortak bir dünya bakışı geliştirmenin gereği bildiriye girmiş. KKTC, Macaristan ve Türkmenistan'ın TDT'nin ayrılmaz parçası olması vurgusu beklenen bir vurgu. Ancak bildiride Kıbrıs Türklerinin özden gelen eşit haklarının güvence altına alınma çabasına destek verildiğinin vurgulanması önemli. Keza Gazze meselesi anılırken "iki devletli çözüme" verilen desteğin vurgulanması da önemli. Tıpkı Suriye'nin toprak bütünlüğüne yönelik vurgu gibi. TDT içerisinde zaman zaman çıkan, kamuoyuna yansıyan ya da yansımayan krizlerin bir kısmı pragmatik dış politika seçimlerinden kaynaklanıyor. Pragmatizmin bitmesini beklemek -hele ki egemenlik vurgusu bu kadar yapılırken- mümkün değil tabi ki fakat bu üç mevzu (KKTC, Gazze ve Suriye) Türkiye'nin kendi dış politikasında özel önem verdiği ve dostlarından destek beklediği üç mevzu. Bu açıdan İbrahim Anlaşmasına katılmayı kabul eden Kazakistan'ın (başka TDT devletlerinin de katılabileceği yönünde spekülasyonların olduğu malum) bulunduğu bir platformda TDT ülkelerinin bu konularda dayanışmacı ruha geçit veren bir bildiriye imza koyması önemlidir.
Elbette başta enerji, ticaret ve savunma sanayi olmak üzere sektörel iş birliklerinin önemi yadsınmıyor. Fakat TDT Savunma Sanayi Koleji gibi kurumsallaşma adımları bu ortak vizyonu taşıyacak bir insan kaynağı yaratma çabası olduğunu bize düşündürtüyor. Ortak insan kaynağı, elit düzeyde insan kaynağı yaratmak, bunu savunma gibi kritik sektörlerde yapmak basit bir ekonomik pazar, işlevsel bağlantısallığın yönetilmesi mevzularının ötesinin Türk Dünyasında planlandığını gösteriyor. Zaten toplum-toplum ilişkisine yani toplumların/halkların birbirini tanımasına çalışılacağına özellikle vurgu yapılmış. Gidilecek uzun bir yol var ama buraya kadar geldiğimiz yoldan daha meşakkatli değil.

14