Savaşın 10 gününün değerlendirmesi

Savaşın sisi taktik seviyede hâkim olmaya devam etse de stratejik seviyede savaşan tarafların pozisyonları biraz netleşti. Bu şu demek değil: Belirsizlikler bitti. Hayır, tam tersi bu savaş sırtını belirsizliklere yaslayan bir savaş, ayrıca savaş üç taraf arasında gerçekleşse de bölgesel nitelik kazanmış bir çatışmadan bahsediyoruz. Bu yüzden sonuçtan bağımsız olarak süreç Irak, Lübnan ve Körfez'de taşları yerinden oynattı. Taşların nasıl yerine oturacağı savaşın nasıl sonuçlanacağından ve sonucun nasıl algılanacağından da bağımsız belli olmayacak üstelik. Yani önümüzde hem bu savaşın doğasından hem de çatışmaların el yükseltme seviyesinin tahmin edilmezliğinden doğan güçlü belirsizlikler var. Buna rağmen iki şey çok net: Bu savaş, bir yıpratma harbi görünümünde, dolayısıyla sahada kontrollü el yükseltmeden kırmızı tüm çizgilerin -özellikle savaş araçları açısından- geçildiği bir yöne hızla kayabiliriz. Dolayısıyla aslında mevcut ve potansiyel maliyetlerin çok yüksek olduğu bir mücadele ile karşı karşıyayız. İlk on günün analizini bu açıdan yapmaya çalışalım.

ABD NE İSTİYOR NİYE İSTİYOR

Savaşın başlangıcında tarafların savaş amaçları konusunda -özellikle ABD'nin niye bu savaşı bu şekilde çıkardığı konusunda- bazı tereddütler vardı. Bugün geldiğimiz noktada belli oranda bir netleşme söz konusu ama bu netlik maalesef savaşın bir ateşkesle, geçici olsa dahi bir an önce durması noktasında ümitleri kırıyor. ABD'nin Ortadoğu'da nükleer silahların yatay yayılmasını istemediği bir süredir aşikâr. İran'ın nükleer silah elde etme kararı (-ki savaş öncesinde bu karar verilmemişti; Witkoff dehşet içerisinde İranlıların istedikleri takdirde -nerede olduğu tam bilinmeyen- 400 kg'lık yüksek derecede zenginleştiriliş uranyumdan 11 nükleer başlık üretebileceklerini söylediğini ekranlarda anlatıyor. Yani İran görüşmeler sürerken saldırının hemen öncesinde pozisyonunu değiştirmemiş, kapasite elde edebilir ama etmemiş bir noktada Amerikalılarla müzakere ediyormuş-) bir nükleer yayılmayı tetikleseydi de bu nokta nükleer silaha sahip olduğunu ilk açıklayacak muhtemelen İsrail olurdu ve bir tür bölgesel düzeyde iki aktör arasında denge oluşurdu. Keza İran'ın bugünkü potansiyel nükleer kapasitesinin ABD için tehdit oluşturduğunu iddia etmek oldukça güç, eğer mevzu tırmandırılma olasılığını içinde barındıran bir konvansiyonel savaş ise ABD'nin neredeyse nükleer silaha sahip, çok gelişmiş nükleer programı olan bir ülkeyi neredeyse yerle bir edecek şekilde vurabildiğini görüyoruz. Demek ki ABD'nin nükleer yayılma konusundaki kararından (ben bu kararda ABD'nin ciddi olduğunu düşünmekteyim o ayrı bir konu) bağımsız ABD bu savaşta başka bir amacı gerçekleştirmeyi de arzu ediyor, hatta bu amaca nükleer yayılmanın anlaşma yolu ile önlenmesi amacından daha fazla önem verdiği açık.

Bu amaç tabi ki ABD'nin bölgede görmek istediği güçler dengesi ile ilgili. Bu dengede ABD bugünkü İran'a bir yer vermiyor. Aslında İran, 7 Ekim saldırıları sonrasında yaşanan itiş kakışta hem gücünü, füze kapasitesinin ulaştığı sınırları sergileme imkanına kavuşmuş, hem de kapasitesinin bölgede ciddi anlamda sınırlandığına şahit olmuştu. Suriye'nin kaybı sembolik olduğu kadar, Tahran'ın stratejik derinliğinde yaşanan azalmayı gözler önüne seriyordu. Bu, makul koşullar sunulduğunda İran'ı güç potansiyelini korumak için bugün kendisi önüne konulabilecek ciddi sınırlamaları kabul etmeye daha meyilli hale getirebilirdi. Avrupa, bunu umdu ve ABD'nin mümkün olduğunca en ciddi şekilde İran'a baskı yapmasını kolaylaştırdı. Belki İsrail faktörünün dahil olduğu nokta buradır. İsrail, İran'ın potansiyelinin korunması durumunda kendisini güvende hissedemeyeceği yönünde ABD'ye baskı yapıyordu. Bu arada ABD'nin kafasındaki Ortadoğu ile bağlantılı güçler dengesinin bence iki özelliği var: ilki, İsrail'in güvenliğinin öncelenmesi. ABD, Tel Aviv'in -tüm rahatsız edici ve revizyonist davranışlarına rağmen- güvenliği açısından bir tehditle karşı karşıya kalmasını istemiyor. İsrail'i doğal bir dengeleyici olarak gördüğünü düşünmüyorum zira bu son saldırılarda da görüldüğü üzere askeri kapasitesinin bazı unsurlarının etkileyiciliğine rağmen savunması aşılabiliyor ve konvansiyonel gücü sınırlı. Bu nedenle bölgesel istikrarsızlıkları dengeleyecek veya dengeleme sorumluluğunu alacak bir aktör olamaz. Yine de ABD'nin bölgedeki müttefiklerinin pek çoğu askeri kabiliyet açısından bir bölgesel savaş yapamaz, yapabilecek yegâne müttefik ise bölge politikaları konusunda stratejik bağımsızlığını koruyor. Bu nedenle İsrail, herkes ve kendisi de mahvolsa dahi, sonu gelmeyecek savaşlara atlamaya hazır tek güç. İstediği de tek bir şey var: güvenliğinin sağlanması, ABD bunu vermek kararlılığında. İkincisi, ABD, bölgedeki güçler dengesinin kendi müttefikleri arasında oluşmasını istiyor. Bir müttefiki diğer müttefikini sınırlasın, sonra öbürü öbürünü sınırlasın. ABD'nin istediği düzenin ABD'nin kafasını ağrıtmadan ve hiçbir bölgesel güç güçlenmeden kurulabileceği kılçıksız bir ortam hayali. Bu hayal o kadar cazip ki, ABD kendi konvansiyonel gücüne de çok güvendiğinden – Venezuela'da olay çok kolay hallolduğundan, belki hafif bir güç zehirlenmesi içinde- İran'ın tam teslimiyetini talep eden çok maksimalist bir savaş amacı açıkladı.

KONVANSİYONEL GÜCE TAPINMAK WASHINGTON'A HATA MI YAPTIRDI

Rejimin halk aracılığıyla devrilmesi, rejimin balistik füzelerinden vazgeçmesi, rejimin bazı vekil güçler aracılığı ile devrilmesi, İran'ın direnme azmi ve kapasitesinin (hava savunma sistemleri, uçaklar, donanma, füze, füze rampaları ve dronlar) tüketilmesi aslında tüm bu zikredilen amaçlar tam teslimiyetin sağlanması amacına çıkıyor. Aynı kapı farklı adlarla çalınıyor. ABD, sınırlı ama çok şiddetli konvansiyonel güç kullanımı ile bunun mümkün olduğuna yönelik bir çıkarım yaptı ve Trump -muhtemelen daha kısa süre süreceğini umarak- 30-40 günlük (aslında uzun) bir süre biçti. 10. Gün itibariyle İran'ın pozisyonun savaşı kazanmak değil sürdürmek olduğunu görüyoruz. 30 günlük ilk Trump süresinin 1/3'ü geçmişken savaşı sürdürmek, hatta el yükselterek sürdürmek konusunda bir sorun yaşıyor görünmüyorlar. Trump, kendi sosyal medyasından İran'ın hava ve donanma gücünü yok ettiğini açıklıyor. Tel Aviv'i ve Körfez'i (kırmızı çizgileri aşarak üstelik) vuran ve Hürmüz'ü kapatan da herhalde cinler, periler. İran, bu savaşı sürdürebildiği sürece (Devrim Muhafızları 6 ay rahat savaşırız mevcut mühimmatla dediler) ABD'ye savaşı üstün konvansiyonel ve caydırıcı gücüne rağmen kazanamadığını gösterecek. Rusya Ukrayna savaşını bu tür bir kazanamama hali içerisinde sürdürememekle baş etti, zira kendi konvansiyonel açmazlarını çok iyi biliyordu. ABD'nin bu konuda dayanıklılığı Rusya kadar fazla olabilir mi- emin değiliz. Özelikle 6 aylık süre Eylül 2026 demek olduğu için. İran'ın bugün sahada misilleme ve cezalandırma üzerinden giden stratejisi mühimmat sıkıntısı, sahada pozisyonların değişmezliği ile ilgili bir algıya dönüşürse üstelik daha ideolojik, daha terör odaklı bir savaşın önü de açılabilir. ABD, müttefiklerinden, başta Körfezdekilerden gelen baskı altında kalacaktır. Eğer sahada bir vekil bulamazsa -Iraklı Kürt gruplara yoklama çekildiğini biliyoruz- ABD özel operasyon güçlerini sahada bir kara savaşı başlatmadan denemek isteyebilir. Vekalet savaşını desteklemeyi canı gönülden isteyen İsrail gibi aktörler bir yana, böyle bir savaşa sonuna kadar karşı olan Türkiye gibi aktörler var. ABD için ileride kolay tercih diye bir şey olmayacak.