Kelime-i tevhidde Allah'a imandan sonra ikinci sırada yer alan Hz. Muhammed'in (asm) peygamberliğini tasdik etmek için onu "doğru" şekilde yani "şahsiyet-i maneviyesi" ile tanımak büyük önem arz etmektedir. Risale-i Nur bu noktada günümüz insanı için tam bir rehber ve kılavuz hükmündedir.
Mantıkî açıdan "varlığa bakmadan Var Edici'den söz edilemez", ya da söz edilirse hayalî, bir söz ediş olur bu. Kelime-i tevhid "lâ ilâhe" ile başlar. Bunun için varlığa bakmak, varlıktaki özelliklerin varlığın kendinden veya çevresinden kaynaklanamayacağını anlayıp "varlıklar bu özelliklerin kaynağı olamaz" sonucuna ulaşmak insanîdir. Bu sonuç zorunlu olarak "gaybî, görünmeyen bir Var Edici"nin varlığına götürür bizi. Kelime-i tevhiddeki "illâ Allah" bunun ifadesidir. Kâinatın gösterdiği "mutlak varlık", diğer bir ifade ile "uluhiyet" yine varlığa yansıyan özelliklerinden anlaşıldığı üzere, öteki sıfatları yanında, aynı zamanda "yol gösterici", "rehberlik yapıcı" yani teknik terimiyle "hâdî"dir. İnsanlara verilen akıl, hayvanlardaki faydasını-zararını bilme imkânı sağlayan hissiyât bunun delilidir. O halde uluhiyet ile nübüvvet arasında ilişki vardır. ünkü nübüvvet yahut risalet insanlar için "rehberlik" hakikatidir. Mutlak Yaratıcı varlığın anlamı, hayatın gayesi, insanın temel vazifesi ya da vazifeleri, ölüm sonrası akıbet gibi konuları "nübüvvet" kurumu yani peygamberler aracılığı ile bildirmiştir.
O (asm) hem "abd" hem "resul"dür
Hz. Muhammed (asm) davası, getirdiği mesajları, bu mesajlara tavizsiz bağlılığı, hayatı, mu'cizeleri, insanlık tarihinde gerçekleştirdiği dönüşüm, gönüllerde bıraktığı iz, asırları ışıklandıran etkileri vs. gibi pek çok hususun şahitliği ile O "Mutlak Varlık"ın elçisi, resulü, peygamberidir. Ancak o (asm) "Ben sizin gibi bir beşerim, şu kadar var ki bana vahy ediliyor..."1 ayetinde belirtildiği gibi hem "insan" hem "vahiy alan şahsiyet" yani peygamberdir. Yine kelime-i şehâdetin ikinci rüknünde dile getirildiği gibi o (asm) hem "abd" yani kul hem "resul" yani peygamberdir. Yine zamânî olarak bakıldığında, o (asm) hem belli bir zaman aralığında yaşamış "tarihî şahsiyet" hem risaleti dolayısıyla tarihi aşan "evrensel bir kişilik"tir. Peygamber'i (asm) nübüvvetini teslim ederek de olsa, ağırlıklı olarak "tarihî bir şahsiyet" olarak anmak çoğu defa onun (asm) "gerçek şahsiyetini" perdelemektedir. Ne var ki, monografik çalışmalarda, siyer kitaplarında, hatta ders kitaplarında yer yer onun manevî şahsiyetine de atıf yapılmakla beraber birçok defa böyle yapılmaktadır. Dolayısıyla kronolojik olarak Hz. Muhammed'i (asm) doğumundan vefatına kadar tarihî bir kişilik olarak anlatmak veya okumak yanlış, yanıltıcı ve gereksiz olmamakla beraber onu (asm) gerçek hüviyeti ile tanıma noktasında yetersiz kalmaktadır. Bunun için kronolojik bir çalışma yapılsa bile burada onun (asm) imanı, hamd ve tesbihi, takvası, duası, namazı, orucu, zikri, şükrü, tefekkürü, tevbe ve istiğfarı ile dünyada meydana getirdiği köklü ve küllî değişimler gibi manevî şahsiyetine dikkat çekmek "olmazsa olmaz" derecede önem taşımaktadır.
Manevi şahsiyetine dikkat
Kur'ân-ı Hakîm'de Resulullah (asm) esas itibariyle "manevî şahsiyeti"ne yönelik özellikleriyle anlatılır. Mesela, Tevbe Suresi'nde şöyle denilir: "Muhakkak ki, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir."2 Ahzab Suresi'nde de onun (asm) "(İlâhî hakikatlerin doğruluğuna) bir şahit, (İlâhî rahmeti) müjdeleyen, (hak edenleri İlâhî ceza ile) uyaran, Allah'ın izniyle insanları Hakka davet eden, (örnekliği ile) nur saçan bir kandil olarak gönderildiği"3 dile getirilir. Yine mesela bir ayette onun "azîm ahlak sahibi olduğu"4, başka bir ayette "âlemlere rahmet olarak gönderildiği"5, başka bir ayette "Allah'a kavuşmayı uman, ahirete inanan ve Allah'ı çokça zikredenler için 'örnek şahsiyet' olduğu"6... beyan edilir. Ayrıca -tarihî malumat formunda değil-, onun risaletine, İlâhî inayete mazhariyetine, azim ve gayretine, çektiği sıkıntılara, duasına vs. yönelik olmak üzere hayatından kesitler verilerek yine manevî şahsiyetine vurgu yapılır.
Ne var ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de çoğu zaman Hz. Muhammed (asm) ile ilgili çalışmalarda, anlatımlarda onun manevî şahsiyeti geri planda kalabilmektedir. Oysa tekrarlayalım, böyle bir peygamber anlatımı hem Kur'ân'ın usulü ile paralellik arz etmez hem de "doğru bir peygamber algısı" oluşturmaz. Bundan dolayıdır ki uluhiyet-nübüvvet ilişkisini bilmeyen yahut kuramayan, uluhiyete ait "Esma-i Hüsna" hakikatini kavramayan, Hz. Muhammed'in "Esma-i Hüsna'ya mazhariyet"ini derk etmeyen veya edemeyen kimseler Peygamber (asm) hakkında tarihî malumat olarak çok şey bilseler bile onu sağlıklı olarak tanıma imkanı elde edemezler. Yine bundan dolayıdır ki, böyle insanlar Peygamber mu'cizelerini layıkıyla anlayamaz, söz gelimi Mi'racın hakikatine vakıf olamazlar. Yine bundan dolayıdır ki böyle kimseler Peygamber'in (asm), mesela, özel hayatı ile ilgili bazı rivayetlere takılabilir, şüphe içine düşebilirler. Oysa onu (asm) iman ve ubudiyeti ile, kainatı kucaklayan risaleti ile, ebedi saadetin kapısını aralayan duası ile, asırları ışıklandıran nuru ile yani "manevî şahsiyeti" ile tanımak bu tür tehlikelere düşmekten alıkoyar.
Risale-i Nur'da Peygamberimiz (asm)
Sözü Risale-i Nur'a getirmek istiyorum. Risale-i Nur, Peygamber-i Zîşan'ı (asm) tam da manevî şahsiyetine göre anlatan müstesna bir külliyattır. Bu külliyat başta onun (asm) risaletini temellendirdiği On Dokuzuncu Söz, yine onun (asm) üç yüz dolayında mu'cizesini aktardığı On Dokuzuncu Mektup olmak üzere çeşitli yerlerinde, çeşitli vesilelerle onu manevî şahsiyeti ile tanıtmaktadır. Mesela On Dokuzuncu Sözün daha ilk Reşhasında nazarları onun "şahsiyet-i maneviyesi"ne çevirerek şöyle demektedir: "Evet, o bürhanın şahs-ı mânevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medîne bir minber; o bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzakiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir davasını, mu'cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerâmetlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira, "lâ ilâhe illâllah" der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile manen "sadakte ve bi'l-hakka natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın."7

10