Ligler başlamışken, futbolun ekonomisine bakalım...

Olimpiyatların hemen ardından futbol ligleri başlayınca, gündem yine değişti elbette. Ancak bol para harcanan ama makus talihi hiç değişmediği futbolun 2024-2025 sezonunda da kimseyi mutlu etmeyeceğini söyleyebilirim. Sebebi belli: Futbol Ekonomisini bilmemek...

TFF'deki Genel Sekreterlik görevim sona erdikten sonra her ne kadar "kurtuldum" desem de, bu konudaki bilimsel çalışmalara ara vermedim. UEFA Pazarlama Komitesi Üyeliğim sırasında ufkumun açıldığını ve futbolun paydaşlarını daha doğru analiz etmeye başladığını söyleyebilirim. Bana "hoş geldin" diyerek gümüş yakaiğnesini takan Michel Platini anlaşılması zor bir karakterdi. Yine de verdiği görevi icra ederken büyük keyif aldığımı itiraf edeyim. Bugün FIFA Başkanı olan Infantino, o sırada UEFA Genel Sekreteriydi. O da Platini kadar karmaşık ama daha kapalı kutu bir yöneticiydi.

Pandemiden önceki tüm çalışmalar, Futbol Ekonomisinin kötü bir yerde olmadığını ancak kaynakları çok kötü kullandığını gösteriyordu. Bir analiz yapmak için, UEFA Müsabakalarında yer alan takımların parametrelerine bakmakta fayda var.

2020'den önce Avrupa kulüplerinin ortalama gelirlerinin 42'si naklen yayından geliyordu. İtalya'da bu oran 48, Fransa'da 47, İngiltere'de 43 idi.İlginçtir İspanya'nın oranı düşüktü: 40. Almanya'nınki daha da çarpıcıydı: 23... Demek ki gelir kalemleri ülkeden ülkeye değişiyor.

UEFA müsabakalarında yer alan kulüplerin toplam gelirlerinden futbolculara yapılan ödemeler 48 civarında pay almaktaydı.Personel ödemeleri13, faaliyet giderleri ise 34 civarında gerçekleşiyordu. UEFA'nın istatistikleri bize gösteriyor ki, istisnai zamanlar haricinde bu oranlar pek değişmiyor. Kötü yönetim bir istisna değil. Avrupa'nın tamamında kulüpler doğru yönetiliyor desek, zaten kimse inanmaz. Burada bahsettiğimiz genellikle şampiyonlar liginde istikrarlı şekilde yer alan kulüplerin mali tablolarından çıkarılan rasyolar. "İstikrar var ise orada doğru yönetim vardır" diyerek bu rasyoları "uygun" ya da "optimal" olarak kabul ediyoruz...

Yine de nereye gidersek gidelim hep aynı gerçek de karşımıza çıkıyor: Futbol kalitesi düştükçe kulüplerin yayıncı kuruluşlar, sponsorlar ve finans kuruluşları karşısında müzakere güçleri azalıyor. Kulüp tarafından kararlaştırılan ve medya sayesinde dillendirilen ve nihayetinde beklenti hâline gelen hedefler gerçekleşmeyince, doğal olarak mali yapıda bozulmalar başlıyor.

Premier Lig'i hariç tutarsak, futbol oyununda rekabet ve kalite düşünce yayıncı kuruluşlar futbol maçlarının saatini kulüplere ya da federasyonlara dikte ettirme gücüne sahip oluyorlar. Çünkü kulüpler oradan gelecek kaynağa muhtaçlar. Transferlerini buna göre yapıyorlar. Dolayısıyla TV Kanalları arasındaki reyting kavgasının malzemesi hâline geliyorlar.

Müzakere gücü fazla olmayan futbol kulüplerinin finans kurumları karşısında da yüksek fonlama maliyeti ile karşılaştıkları görülüyor. Yayıncı Kuruluşlardan gelen parayı değil, gelecekte gelme ihtimali olan gelirleri bile temlik ettirerek, istikbali ipotek ediyorlar. Bu sebeple UEFA aldığı bir kararla, finans kurumlarının Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi'nden kaynaklanan gelirlere temlik koymalarını yasaklamıştı. Kulüpler bu gelirleri teminat olarak gösterip artık kredi alamıyorlar. Bu kuralı çiğneyenlere karşı ciddi yaptırımlar var.

Elbette, sponsorlar kendi marka değerlerini düşürecek bir aksiyonun içinde asla olmazlar. Bu durum sadece futbolun başarısızlığından değil aynı zamanda sponsorluk ilişkilerini yürüten makamların başarısızlığından da kaynaklanır. Sponsorlar karşılarında sadece profesyonelleri değil aynı zamanda inisiyatif alabilen yöneticileri de görmek isterler.Eğer her ikisi de mevcut değilse, sponsorun pazarlık gücü her zaman kulübe göre yüksek olacaktır...