Modern öncesi tarım toplumlarında meşruiyet dini hükümlere ve doğrudan "Tanrı iradesine" bağlanırdı. Yani iktidarın meşruiyeti kutsaldan, gelenekten ve hanedandan gelir; halk rızası ise adalet, asayiş ve maişet sağlandığı sürece devam ederdi. Halk rızası meşruiyetin kaynağı değildi ama meşruiyetin sürdürülebilirliği için halk rızası gerekliydi. Modern sanayi toplumunda ise meşruiyetin kaynağı bizzat halk iradesi haline gelir. Artık yöneticiler "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" değil, ama halkın temsilcisi ve hizmetkârı konumundadır.
GİRİŞ: HALKIN RIZASI VE İKTİDARIN MEŞRUİYETİ
Siyaset tarihinin en temel sorularından biri şudur: İnsanlar neden yönetilir ve niçin itaat eder Bu soru yalnızca devletin zor kullanma kapasitesiyle açıklanamaz. Çünkü her iktidar belli ölçüde zor kullanma gücüne sahip olsa da, uzun vadede yalnızca zorla ayakta kalamaz. Vergi toplamak, asker sevk etmek, hukuk koymak, ceza vermek ve kamu düzenini sağlamak için devletin maddi güce ihtiyacı vardır; fakat bu gücün toplum nezdinde kabul edilebilir görünmesi için daha derin bir zemine, yani meşruiyete ihtiyacı vardır. Meşruiyet, iktidarın yalnızca fiilen güçlü olmasını değil, aynı zamanda yönetilenler tarafından haklı, makul ve kabul edilebilir görülmesini ifade eder.
Bu nedenle halk rızası ile meşruiyet arasındaki ilişki, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde farklı biçimler almıştır. Tarım toplumlarında, imparatorluklarda, krallıklarda, site devletlerinde ve geleneksel hanedan düzenlerinde halk rızası bütünüyle önemsiz değildi; fakat meşruiyetin ana kaynağı halkın iradesi değildi. Modern sanayi toplumunda ise bu ilişki köklü biçimde değişti. Egemenliğin kaynağı kutsal düzenden, hanedandan ve gelenekten halka, millete ve yurttaş iradesine doğru kaydı. Bugün yaşadığımız küresel çağda ise meşruiyet yalnızca ulusal toplum içinde değil, uluslararası kamuoyu, hukuk, medya, piyasalar ve kurumlar düzeyinde de üretilen çok katmanlı bir olgu haline geldi.
MODERN ÖNCESİ TARIM TOPLUMLARINDA MEŞRUİYET
Modern öncesi dünyada siyasal iktidarın meşruiyeti çoğu zaman aşkın veya kutsal bir düzene dayandırılırdı. Mısır firavunlarından Mezopotamya krallarına, Çin imparatorlarından Orta Çağ Avrupa monarşilerine, Roma'nın kutsal imparatorluk fikrinden Osmanlı'daki nizam-ı âlem anlayışına kadar birçok siyasal düzen, kendi hükmetme hakkını yalnızca askeri başarıya değil, kozmik, dini veya geleneksel bir düzene bağlamıştır. Padişah Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi, imparator göğün oğlu, sultan dinin ve düzenin koruyucusu, hanedan ise tarihsel sürekliliğin taşıyıcısı olarak görülürdü.
Bu yapılarda halk, modern anlamda egemenliğin sahibi değildi. Halkın yöneticiyi seçme, denetleme veya görevden alma hakkı kurumsal olarak tanınmış değildi. Fakat buradan halk rızasının hiç önemli olmadığı sonucuna varılamaz. Tam tersine, geleneksel toplumlarda da iktidarın sürdürülebilirliği halkın gündelik hayatında üretilen bir kabul ilişkisine bağlıydı. Bu kabulün temel şartları ise adalet, asayiş ve maişetti. Devlet adalet dağıtıyor, aşırı vergi yüküyle toplumu ezmiyor, güvenliği sağlıyor, dini ve toplumsal düzeni koruyor, üretim ve geçim şartlarını bütünüyle tahrip etmiyorsa halkın itaati devam ediyordu.
Bu nedenle modern öncesi düzende halk rızası, iktidarın kaynağı değil; iktidarın süreklilik şartıydı. Yönetici kutsal, hanedanî veya geleneksel olarak hükmetme hakkına sahip görülürdü; fakat bu hakkı adaletle kullanmadığında halkın itaati çözülürdü. Verginin zulme dönüşmesi, asayişin bozulması, savaşların toplum üzerinde ağır bir yük haline gelmesi, kıtlık, yolsuzluk ve keyfi yönetim, geleneksel meşruiyeti aşındıran başlıca unsurlardı. Bu durumda halk isyanı yalnızca ekonomik bir tepki değil, aynı zamanda "adaletin bozulduğu" düşüncesine dayanan ahlaki ve siyasi bir itiraz biçimi haline gelirdi.
İstanbul İktisat'ta benim başında olduğum kürsünün âbidevi hocalarından rahmetli Sencer Divitçioğlu'nun çok atıf yaptığı bir kavram olan Osmanlı siyasal düşüncesindeki "dâire-i adalet / adalet dairesi" kavramı bu bakımdan çok öğreticidir. Bu anlayışa göre devletin ayakta kalması için askere, askerin devamı için maliyeye, maliyenin devamı için üretici halkın korunmasına, halkın üretmeye devam etmesi için de adalete ihtiyaç vardır. Burada halk modern anlamda egemen değildir; fakat devletin varlığı halkın üretme, yaşama ve düzen içinde kalma kapasitesine bağlıdır. Adalet bozulduğunda yalnızca halk zarar görmez; bizzat devletin temeli sarsılır.
MODERN SANAYİ TOPLUMUNDA MEŞRUİYETİN KAYNAĞI: HALK RIZASI
Modern dünyada ise büyük kırılma, egemenliğin kaynağının değişmesiyle ortaya çıktı. Rönesans, Reform, Aydınlanma, bilimsel devrim, kapitalist piyasanın genişlemesi, şehirleşme, matbaa, ulus-devletlerin yükselişi ve nihayet Fransız Devrimi, siyasal meşruiyetin kaynağını geleneksel-kutsal düzenden halk iradesine doğru taşıdı. Artık yönetici, yalnızca Tanrı adına, hanedan adına veya gelenek adına yönetemezdi. Yönetimin meşru sayılabilmesi için milletin, halkın veya yurttaşların iradesine dayandığını göstermek zorundaydı.
Bu dönüşüm son derece önemlidir. Çünkü modern toplumda halk rızası, artık iktidarın dışsal bir denge unsuru değil, bizzat meşruiyetin kurucu kaynağı haline gelmiştir. Seçimler, anayasa, parlamento, hukuk devleti, yurttaşlık hakları, temsil mekanizmaları ve kamusal tartışma alanı bu yeni meşruiyet düzeninin kurumlarıdır. Modern hükümet, halk adına yönettiğini iddia eder. Bu nedenle halkın rızasını kaybettiği halde zorla iktidarda kalmaya çalışan bir hükümet, yalnızca siyasi muhalefetle değil, kendi meşruiyet iddiasıyla da çelişir. Halk adına yönetme iddiası, halka rağmen yönetme pratiğine dönüştüğünde modern siyasal düzenin ahlaki ve kurumsal temeli sarsılır.
Bu noktada modern toplum ile modern öncesi toplum arasındaki fark belirginleşir. Tarım toplumlarında halk rızasının kaybı isyan, çözülme veya hanedan değişikliği doğurabilirdi; fakat meşruiyetin teorik kaynağı yine de kutsal düzen, gelenek veya hanedan olabilirdi. Modern sanayi toplumunda ise halk rızasının kaybı, doğrudan meşruiyet krizidir. Çünkü modern iktidar, varlığını halkın iradesine dayandırdığı ölçüde meşrudur. Bu nedenle modern çağda seçimler yalnızca teknik bir yönetim değiştirme aracı değildir; aynı zamanda siyasal meşruiyetin düzenli biçimde yenilendiği kurumsal mekanizmalardır.
Ancak modern meşruiyet de saf ve sorunsuz değildir. Halk iradesi kavramı her zaman homojen, bilinçli ve özgür bir irade anlamına gelmez. Toplumlar sınıflardan, kimliklerden, çıkar gruplarından, medya etkilerinden, ekonomik beklentilerden ve tarihsel korkulardan oluşur. Bu nedenle modern dünyada halk rızası da sürekli olarak üretilir, yönlendirilir, temsil edilir ve kimi zaman manipüle edilir. Eğitim sistemi, medya, siyasi partiler, ideolojiler, sendikalar, dini yapılar, sermaye grupları ve bürokratik kurumlar halkın siyasal algısını biçimlendirir. Modern meşruiyetin en önemli meselesi de burada ortaya çıkar: Halk adına konuşan iktidar gerçekten halkın iradesini mi temsil etmektedir, yoksa halkın iradesini belli araçlarla yeniden mi üretmektedir

5