GİRİŞ: GEÇEN YAZIDAN KALAN
Geçen yazıda Suriye'de değişen siyasi konjonktürün sadece iç dengelerle değil ama daha esaslı olarak değişen dış dengelerle açıklanabileceğini anlatmıştım. Kısaca özetleyeyim: ABD yeni bir küresel hegemonya rejiminin temellerini atmaya çalışırken hem müttefikleri hem de rakipleri ile bir müzakere sürecine girecektir. Bu süreç uzun sürecek ve sonuçta hem müttefikleri hem de rakiplerinin itiraz etmeyeceği bir siyasi denge kuracaktır. Burada muhatapların hem uluslararası hem de ulusal meşruiyete sahip devletler olması da tabiîdir. SDG gibi devlet dışı silahlı oluşumlar emperyalist güçler için sadece sahadaki kullanacakları taktik araçlardır. SDG'nin ve onun destekçilerinin yaşadığı hayal kırıklığının benzeri tarih boyunca benzeri oluşumların yaşadığına benzerdir.
Bu yazıda ABD'nin yeni hegemonya rejiminde Suriye'nin rolünü ve esas olarak bu bölgede ihtiyaç duyduğu olası bölgesel ortağın kimlik özelliklerine yoğunlaşacağım. Bakalım ne çıkacak.
1. ABD VE TRUMP DÖNEMİ: SURİYE'NİN YENİ HEGEMONİK HESAPTAKİ YERİ
ABD'nin Suriye politikasında son dönemde belirginleşen yönelim, klasik "sahada kalıcı angajman" modelinden ziyade, angajmanı daraltırken düzen üretme kapasitesini korumaya çalışan bir yeniden konumlanma biçimidir. Bu eğilim, Trump döneminin dış politika üslubuyla da uyumlu bir şekilde, "yüksek maliyetli ileri mevziler" yerine "yük devri ve düşük maliyetli düzen" arayışını öne çıkarmaktadır. Burada kritik olan nokta şudur: Washington'un Suriye'deki varlığını küçültme eğilimi, Suriye'nin önemini bütünüyle ortadan kaldırmamakta; tersine, Suriye'nin işlevini yeniden tanımlamaktadır.
ABD açısından Suriye dosyasının işlevi üç başlık altında toplanabilir. Birincisi terörle mücadele ve güvenlik riski yönetimidir. IŞİD'in konvansiyonel kapasitesi önemli ölçüde kırılmış olsa da, örgütün hücre yapılanması, tutuklu/kamp güvenliği ve yerel istikrarsızlık üzerinden yeniden üretim imkânı, ABD'nin tamamen çekilmesini stratejik olarak riskli kılmaktadır. İkincisi bölgesel denge boyutudur. Suriye, İran etkisinin sınırlandığı ya da sınırlandırılmadığı bir alan olmanın ötesinde; Irak, Lübnan ve Doğu Akdeniz hattında güvenlik etkileşimlerini doğrudan etkileyen bir kavşaktır. Üçüncüsü ise jeopolitik ölçek boyutudur: Suriye, büyük güç rekabetinin (Rusya ve Çin ile rekabetin) doğrudan değilse bile dolaylı bir sahnesi olarak, ABD'nin "ikincil cepheleri yönetme" stratejisinde anlam taşımaktadır.
Bununla birlikte Trump dönemi yaklaşımında belirginleşen unsur, bu işlevlerin "doğrudan askerî varlık" yoluyla sürdürülmesinin maliyetinin giderek daha görünür hale gelmesidir. Maliyet burada yalnız askerî harcama değildir; aynı zamanda iç siyasette "sonsuz angajman" eleştirisi, diplomatik sürtüşmeler, ittifak içi gerilimler ve sahadaki her kriz anının Washington'a yeniden sorumluluk yüklemesi gibi unsurları da kapsar. Bu nedenle Suriye'de kalma gerekçeleri, klasik güvenlik rasyonalitesiyle varlığını korusa bile, bu varlığın biçimi değişmektedir: Washington, sahada "yük taşımak" yerine, yükü bölgesel aktörlere ve yerel düzeneklere devretme eğilimi göstermektedir.
Bu çerçevede "çekilerek düzen bırakma" olarak tanımlanabilecek yönelim, iki temel mekanizma üzerinden işler. İlk mekanizma, vekâlet ortaklığının stratejik sınırlarına dayanır: SDG gibi yapıların operasyonel kapasitesi yüksek olsa bile, uluslararası meşruiyet ve devlet-ölçekli düzen üretme eşiği aşılamadığında, ABD için bu ortaklık giderek daha yüksek diplomatik maliyet üretir. İkinci mekanizma, bölgesel ortakların daha fazla yük üstlenmesidir: Suriye'de kalıcı bir düzen, yalnız sahada silahlı kapasiteyle değil; sınır yönetimi, diplomasi, enerji ve lojistik hatlarının güvenliği ve geniş koalisyon uyumu gibi unsurlarla sürdürülebilir. Dolayısıyla Washington'un Suriye dosyasındaki yeni hesabı, "azalan doğrudan varlık + artan bölgesel omurga" formülüne doğru kaymaktadır.
Burada dikkat çekilmesi gereken son nokta, bu yeniden konumlanmanın normatif değil, yapısal bir mantığa dayanmasıdır. ABD'nin Suriye'deki angajmanını azaltma eğilimi, bir "geri çekilme" söyleminden ibaret değildir; daha çok, hegemonik maliyetin yeniden hesaplanmasıdır. Bu hesap, maliyeti azaltma, meşruiyeti yönetme ve düzenin ölçeklenebilirliğini artırma hedefleri arasında bir denge kurmaya yöneliktir. İzleyen bölümde enerji ve jeoekonomi boyutu, bu dengenin önemli fakat tek başına belirleyici olmayan bir bileşeni olarak ele alınacaktır.
2.ENERJİ VE JEOEKONOMİ: HATLAR, DOĞU AKDENİZ GAZI VE "DÜŞÜK MALİYETLİ ERİŞİM"
Suriye ve çevresi, uzun süredir enerji-jeoekonomi tartışmalarının doğrudan ya da dolaylı biçimde temas ettiği bir coğrafyadır. Ancak bu temas, çoğu zaman yanlış bir biçimde deterministik biçimde okunur: Sanki enerji tek başına bütün stratejiyi belirliyormuş gibi. Bu yazıda enerji, tek belirleyen değişken olarak değil; maliyet–meşruiyet–ölçek üçlemesini etkileyen "yapısal teşvik" unsurlarından biri olarak konumlandırılmaktadır. Başka bir ifadeyle enerji, Suriye dosyasını açıklayan tek neden değil; ama Suriye'nin "neden tamamen önemsizleşmediğini" açıklayan önemli bir bileşendir.
Enerji-jeoekonomi boyutunun ilk katmanı, Doğu Akdeniz denklemidir. Doğu Akdeniz gazı, yalnız rezerv miktarıyla değil, taşıdığı jeopolitik anlamla önemlidir: deniz yetki alanları, boru hattı/terminal seçenekleri, Avrupa enerji güvenliği tartışmaları ve bölgesel normalleşme süreçleri bu başlık altında birbirine bağlanır. Bu nedenle Suriye'deki istikrarsızlık, doğrudan bir "gaz meselesi" olmaktan ziyade, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan enerji seçeneklerinin güvenlik ve diplomasi maliyetlerini artıran bir belirsizlik alanı üretir. Dolayısıyla ABD açısından rasyonel hedef, enerji-jeoekonomik düzenin "yüksek askerî varlık"la değil, bölgesel ortaklar ve kurumsal ağlar üzerinden yönetilebilmesidir.
İkinci katman, hat siyaseti (pipeline/koridor siyaseti) olarak adlandırılabilecek geniş jeoekonomik çerçevedir. Ortadoğu–Kafkaslar–Balkanlar ekseni, yalnız enerji değil, ticaret ve lojistik hatlarının da geçtiği bir kavşak alanıdır. Bu hatların güvenliği, yalnız fiziki koruma meselesi değildir; aynı zamanda siyasal istikrar, sınır yönetimi, deniz - kara bağlantılarının sürekliliği ve yatırım öngörülebilirliği gibi kurumsal koşullara bağlıdır. Suriye'nin yeniden istikrarsızlaşması ya da çatışmanın yeni biçimlerde sürmesi, bu hatların üzerinde bir "risk primi" üretir; risk primi arttıkça, dış aktörlerin maliyeti yükselir. Bu açıdan enerji-jeoekonomi, Washington'un "düşük maliyetli erişim" arayışını güçlendiren bir teşvik mekanizması oluşturur.
"Düşük maliyetli erişim" ifadesi burada iki anlama gelir. Birincisi, ABD'nin enerji ve lojistik hatlarla ilgili düzeni sürdürmek için doğrudan sahada sürekli askerî varlık taşımak istememesidir. İkincisi, erişimin "kolay" olmasından ziyade, erişimi mümkün kılan düzenin yönetilebilir olmasını arzulamasıdır. Yönetilebilirlik, bölgesel ortakların yük üstlenmesi, yerel çatışma dinamiklerinin sınırlandırılması ve güvenlik risklerinin yeniden üretim kanallarının (örneğin IŞİD tutuklu/kamp güvenliği gibi) kontrol altında tutulmasıyla sağlanır. Bu noktada enerji-jeoekonomi, doğrudan askeri stratejinin yerine geçmez; ancak askeri stratejinin "ölçeğini" ve "biçimini" belirleyen maliyet hesaplarına nüfuz eder.
Bu bölümün temel sonucu şudur: Enerji-jeoekonomi, Suriye dosyasını açıklayan tek değişken değildir; fakat Suriye'nin "bölgesel düzenin kavşak alanı" olma niteliğini güçlendirerek, ABD'nin maliyet azaltma ve yük devri hedefleriyle aynı doğrultuda çalışır. Washington'un Suriye'de angajmanı küçültme eğilimi, enerji-jeoekonomik düzeni tamamen ihmal etmek anlamına gelmemekte; tersine, bu düzenin "sahada kalmadan" yönetilebileceği bir mimariye yönelmektedir. Bu da kaçınılmaz olarak, devlet-ölçekli ve bölgesel kapasiteye sahip ortaklara duyulan ihtiyacı artırmaktadır.
3. BÖLGESEL ORTAK İHTİYACI: NEDEN "DEVLET ÖLÇEKLİ" BİR TAŞIYICI
ABD'nin Suriye dosyasında belirginleşen yeniden konumlanma eğilimi, yalnız "sahadaki askerî varlığı azaltma" hedefinden ibaret değildir. Bu eğilim aynı zamanda, düzenin sürdürülebilirliğini sağlayacak kapasitenin hangi aktörler üzerinden taşınacağı sorusunu gündeme getirir. Vekâlet ortaklıkları belirli operasyonel hedefleri gerçekleştirebilse de, Suriye gibi çok katmanlı çatışma alanlarında kalıcı bir düzenin inşası ve idamesi, nihayetinde devlet-ölçekli bir taşıyıcı kapasite gerektirir. Bu nedenle "bölgesel ortak ihtiyacı", ABD'nin maliyet azaltma stratejisinin doğal bir uzantısıdır: Maliyetin azaltılması, yükün bir yerel silahlı aktörden çok daha geniş kapasiteye sahip aktörlere devrini zorunlu kılar.
Bu zorunluluğu doğuran faktörler üç başlık altında toplanabilir. Birincisi kurumsal kapasite meselesidir. Suriye'de düzenin sürdürülebilirliği, yalnızca silahlı çatışmanın durdurulmasına değil; sınır yönetimi, istihbarat koordinasyonu, güvenlik sektörünün kurumsallaşması, düzensiz göç ve kaçakçılıkla mücadele, tutuklu/kamp yönetimi ve kriz anlarında hızlı karar alma gibi alanlarda "devlet kapasitesinin" devreye girmesine bağlıdır. Vekâlet ortaklıkları bu alanların bir kısmında sınırlı işlev görebilir; ancak kurumsal kapasitenin eksik kaldığı noktada, düzenin maliyeti yeniden dış aktörün omuzlarına biner.

18