Yazar, maliye politikasının dezenflasyon programına katkısını kabul ederken, bu başarının hanehalkı ve üreticilere artan vergi yükü, bütçede çok fazla yer kaplayan faiz giderleri ve ciddi biçimde budanan kamu yatırımları üzerinden sağlandığını gösteriyor. Temel argümanı, sorunu "daha az harcama" ile değil, cari transferlerin hedeflenmesini iyileştirerek ve yatırımları koruyan bütçe yapısı ile çözmek gerektiğidir. Ancak bu analiz, devletin faiz rejimine alternatif sunabilir mi?
Bütçede harcama artışını yavaşlatmak gerekiyorsa, bu yatırım harcamalarını daha da budayarak değil; cari transferlerin bütçedeki payını düşürerek ve orta vadede faiz yükünü azaltacak bütüncül bir program oluşturarak yapılmalıdır. Çünkü mevcut kompozisyon bize şunu söylüyor: Türkiye'de sorun sadece "çok harcama" değil, faizin büyüdüğü, yatırımın sıkıştığı ve transferlerin çok geniş yer tuttuğu bir harcama yapısıdır.
GİRİŞ
Bir önceki yazıda, dezenflasyon programının para cephesindeki temel açmazına dikkat çekmiştim: Merkez Bankası yüksek faiz, kontrollü kur, kredi kısıtları ve sterilizasyon yoluyla geniş para artışını sınırlamaya çalışıyor; fakat bu başarı tam ve temiz bir başarı değil, kompozisyonu değişmiş bir sıkılaşma. Aslında bunun bütçe ile doğrudan bir bağlantısı var. Nitekim TCMB'nin 2026-I Enflasyon Raporu açık biçimde, bütçe ve nakit açığı, kamu borçlanması ve kamu iştiraklerinin kullanacağı kredilerin likidite ve para arzı üzerinde belirleyici olabildiğini söylüyor. Yani M2'nin seyri yalnızca faiz ve kur politikasıyla değil, maliye politikasının ürettiği likidite baskısıyla da ilgilidir. Bu nedenle şimdi bütçeye bakmak, para politikasının neden bu kadar ağır bir yük taşıdığını anlamak için zorunludur.
1.MART 2026 BÜTÇE VERİLERİ NE SÖYLÜYOR
Mart 2026 verileri ilk bakışta maliye politikasının geçen yıla göre daha disiplinli bir çizgiye girdiğini düşündürüyor. Merkezi yönetim bütçesi mart ayında 1 trilyon 460,4 milyar TL gider, 1 trilyon 230,5 milyar TL gelir ve 229,9 milyar TL açık verdi. Daha önemlisi, geçen yıl martta 100,2 milyar TL faiz dışı açık varken bu yıl martta 6,1 milyar TL faiz dışı fazla oluştu. Ocak-Mart toplamında da tablo belirgin biçimde iyileşti: bütçe açığı 2025'in aynı dönemindeki 710,8 milyar TL'den 420,0 milyar TL'ye gerilerken, faiz dışı denge 246,9 milyar TL açıktan 456,0 milyar TL fazlaya döndü. Bu, salt muhasebe açısından bakıldığında, maliye politikasının dezenflasyon programına geçen yıla göre daha fazla destek verdiğini gösteriyor.
Gelir kompozisyonu da bu sıkılaşmanın nereden geldiğini gösteriyor. Mart ayında bütçe gelirlerinin yaklaşık yüzde 85,9'u vergi gelirlerinden geldi; geçen yıl aynı ayda bu oran yüzde 84,2 idi. İlk çeyrek toplamında da vergi gelirlerinin payı yüzde 83,9 düzeyinde gerçekleşti; bu oran geçen yılın aynı döneminde yüzde 84,0 idi. Yani gelir ayağında esas yük yine vergi tahsilatı üzerinden taşınıyor. Martta bütçe gelirleri yıllık yüzde 60,6, vergi gelirleri yüzde 63,9 arttı. İlk çeyrekte ise toplam gelir artışı yüzde 66,4, vergi gelirlerindeki artış yüzde 66,1 oldu. Özellikle gelir vergisi, dahilde alınan KDV, ithalde alınan KDV ve kurumlar vergisindeki güçlü artışlar, kamunun gelir toplama kapasitesini ciddi biçimde yükseltti. Başka bir deyişle, mali sıkılaşmanın önemli bir bölümü harcama kısıntısından değil, daha yüksek ve daha etkin vergi tahsilatından geliyor.
Harcama kompozisyonu ise daha karmaşık ve daha öğretici. Mart ayında toplam harcamanın yüzde 37,1'i cari transferlerden, yüzde 27,8'i personel giderlerinden, yüzde 16,2'si faiz giderlerinden oluştu. Sermaye giderlerinin payı yalnızca yüzde 3,8'di. İlk çeyrek toplamında tablo daha da net: cari transferler toplam harcamanın yüzde 36,2'si, personel giderleri yüzde 29,4'ü, faiz giderleri yüzde 19,8'i oldu. Buna karşılık sermaye giderlerinin payı yüzde 2,6'ya kadar geriledi. Geçen yılın ilk çeyreğinde sermaye giderlerinin payı yaklaşık yüzde 5,5, faiz giderlerinin payı ise yüzde 14,9 düzeyindeydi. Demek ki son bir yılda bütçe kompozisyonunda en belirgin değişim, yatırım harcamalarının sıkışması ve faiz yükünün büyümesi şeklinde ortaya çıkmış. Personel giderlerinin toplam içindeki payı ise kabaca sabit kalmış görünüyor.
2.MALİYE POLİTİKASININ DEZENFLASYON SÜRECİNE KATKISI VE TOPLUMSAL MALİYETİ
Buradan ilk hüküm çıkar: Evet, maliye politikası geçen yıla göre dezenflasyona daha fazla katkı yapıyor. IMF de şubat değerlendirmesinde Türkiye'de enflasyonun Eylül 2024'teki yüzde 49,4 düzeyinden Aralık 2025'te yüzde 30,9'a gerilediğini, bunun arkasında sıkı para politikasının yanı sıra güçlü mali konsolidasyon ve ihtiyatlı gelirler politikasının bulunduğunu söylüyor. Bu açıdan bakıldığında, bütçe artık para politikasının önüne set çeken değil, onu destekleyen bir çizgiye yaklaşmış durumda.
Ama ikinci hüküm daha önemlidir: Bu katkı, giderek daha yüksek bir toplumsal maliyet üreterek sağlanıyor. Gelir tarafındaki sert artış, doğrudan ve dolaylı vergi yükünün hem hanehalkı hem de üreticiler üzerinde ağırlaştığını gösteriyor. Harcama tarafında ise faiz giderleri ilk çeyrekte yıllık yüzde 88,8 artmış durumda. Bu da bize şu gerçeği anlatıyor: Yüksek faiz rejimi yalnızca özel sektörü değil, kamu maliyesini de pahalılaştırıyor. Devlet bir yandan enflasyonu düşürmek için faiz silahını kullanıyor, öte yandan bu silahın maliyeti bütçe içinde daha fazla yer kaplıyor. Böyle bir çerçeve kısa vadede iş görebilir; ancak hanehalkı üzerindeki vergi baskısı, reel sektör üzerindeki finansman yükü ve bütçe içindeki faiz şişmesi birlikte düşünüldüğünde, uzun süre aynı yoğunlukta sürdürülmesi zor görünür.

17