ABD'nin yüksek maliyetli doğrudan angajman yerine "devletler arası yönetişim ağına" dayalı bir mimari arayışı, Ortadoğu gibi stratejik coğrafyalarda "omurga" niteliğinde bir bölgesel taşıyıcı ihtiyacını artırmaktadır. Türkiye'nin bu rol için öne çıkması, aynı anda fırsat ve risk üretir. Böyle bir rolün "yeni bir Osmanlı İmparatorluğu" ya da "yeni bir İsrail" gibi algılanması mümkündür. Her iki algı da potansiyel riskleri beraberinde getirir. Bunun yerine Türkiye "yeni bir Sa'adabat Paktı'nın" temellerini atmalı ve omurgasını oluşturmalıdır
GİRİŞ: TÜRKİYE YENİ BİR OSMANLI İMPARATORLUĞU MU OLACAK YOKSA YENİ BİR İSRAİL Mİ
Günümüzde açık haber kanalların ve sosyal medyada, özelde Orta Doğu ve genelde Dünya jeo-politiğinde gelişmeleri yorumlarken Türkiye'nin bu gelişmelerde olası rolü için iki benzetme öne çıkıyor: Yeni bir Osmanlı İmparatorluğu mu, yoksa yeni bir İsrail mi Bu tartışma yersiz de değildir. Dünyada yeni bir hegemonya rejimi kurulurken, en stratejik ve kilit bölgelerden biri olan Orta Doğu da bu değişimden nasibini alacaktır. Hattâ, şu anda, bu değişim ve güç kaymasını çıplak gözlerimizle gözlemlemekteyiz.
ABD dünyadaki hegemonya rejimini değiştirirken büyük küresel iktisadi ve siyasi örgütler ile küresel kurumlar yerine devletlerarası ikili ilişkilere dayalı bir mimari oluşturmaya çalışıyor. Bu mimaride, bir önceki hegemonya rejiminden kalan IMF, DB, NATO gibi kuruluşlar ile AB, NAFTA, ASEAN gibi bölgesel entegrasyon örgütlerinin niteliği ve kontrol – koordinasyon kapasitesi de değiştirilmek isteniyor. Devletlerin daha ön plana çıkacağı bu yapıda Orta Doğu'da hegemonya rejiminin temsilcisi bir devletlerarası yönetişim ağına ihtiyaç duyuyor. Bu yönetişim ağının en önemli unsuru da, bu ağın omurgasını oluşturacak devlettir. Geçen yazıda "omurga devlet" için dört alternatif arasında ABD için en uygun olanının Türkiye olduğunu söylemiştik. Ancak Türkiye olarak biz böyle bir rolü ister miyiz Bir "omurga devlet" olmanın bize getireceği avantajlar ve dezavantajlar nelerdir Tarihimizde bu role uygun bir örneğimiz var mı Bugünkü yazıda kendi ideolojik bakış açımdan ve duygusal duruşumdan bağımsız olarak, objektif bir dil ve kavramsal bir çerçeve içinde akademik bir yöntemle bu avantaj ve dezavantajları anlatmaya çalıştım.
1. KAVRAMSAL ÇERÇEVE VE YÖNTEM: "OMURGA"YI ÖLÇÜLEBİLİR KILMAK
ABD'nin son yıllarda belirginleşen dış politika eğilimi, yüksek maliyetli doğrudan askerî angajmanlardan ziyade, ikili anlaşmalar ve işlevsel koalisyonlar üzerinden örülen bir devletlerarası yönetişim ağı kurma arayışıdır. Bu yaklaşımda amaç, sahada sürekli "taşıyan" bir güç olmaktan çok, kendisi için iktisadi ve siyasi maliyeti azaltırken bölgede düzen üretme kapasitesini koruyacak bir mimari kurmaktır. Böyle bir ağ mantığında bazı ülkeler "düğüm" işlevi görür; bazıları ise "omurga" gibi, ağın sürekliliğini sağlayan taşıyıcı hatlara dönüşür. Orta Doğu gibi stratejik, kırılgan ve çok aktörlü bir coğrafyada bu omurga rolünün kime düşebileceği tartışması, Türkiye'nin konumunu kaçınılmaz biçimde gündeme getirir.
Burada "omurga" metaforunu romantik bir imge olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir işlev setine indirgemek gerekir. Omurga aktör, üç temel işi aynı anda yürütür: (i) koridor güvenliği (enerji ve lojistik hatlarının sürekliliği, deniz-kara bağlantılarının emniyeti), (ii) kriz arabuluculuğu (çatışma yönetimi, iletişim kanalları, sınırlı normalleşme alanları), (iii) eşgüdüm/lojistik (istihbarat-terörle mücadele koordinasyonu, göç ve insani akışların yönetimi). Bu üç işlev, sadece askerî kapasite değil; diplomatik merkeziyet, kurumsal süreklilik ve ekonomik dayanıklılık gerektirir. Dolayısıyla omurga rolünün Türkiye için "avantaj" mı "yük" mü olduğu, niyet beyanlarından çok, somut maliyet ve meşruiyet hesabına bağlıdır.
Bu yazıda omurga rolünü tartmak için üçlü bir analitik matris kullanmak yararlıdır: Maliyet–meşruiyet–ölçek. Maliyet, sadece bütçesel kalemleri değil; risk primi, diplomatik sürtüşmeler, iç siyaset basıncı ve güvenlik yükünü de içerir. Meşruiyet, hem bölgesel kabul eşiğini hem de içeride toplumsal rıza ve kurumsal mutabakatı kapsar. Ölçek ise rolün Suriye gibi tek bir dosyadan çıkarılıp Balkanlar–Kafkaslar–Orta Doğu hattına yayılabilir sürdürülebilir bir düzene dönüşüp dönüşemeyeceğini gösterir. Omurga rolü, ancak bu üç ölçütte dengeli bir bileşim üretirse gerçek bir stratejik kazanca dönüşür.
2. TÜRKİYE İÇİN AVANTAJLAR: OMURGA OLMANIN GETİRİ KANALLARI
Avantajlar açısından bakıldığında, omurga rolünün ilk getirisi stratejik kaldıraç ve pazarlık kapasitesidir. Ağın sürekliliği Türkiye'nin performansına bağlandığında, Türkiye "vazgeçilmez düğüm" haline gelir; bu da müttefiklerle ilişkilerde dosya temelli pazarlık gücünü artırır. Güvenlik iş birliğinin çerçevesi, savunma sanayii alanında teknoloji ve tedarik erişimi, finansal risklerin yönetimi veya bölgesel krizlerde koordinasyon gibi başlıklarda Türkiye, "tüketen" değil "şekillendiren" aktör olma imkânı bulur. Bu, ölçek ve meşruiyet boyutunda önemli bir kazançtır: Türkiye'nin rolü, sadece sahada sonuç üretmek değil, oyunun kurallarına müdahil olmaktır.
İkinci avantaj jeoekonomik getiri kanalıdır. Omurga aktör olmak, koridor ve bağlantı ekonomisi üretir: Enerji taşımacılığı, lojistik, altyapı yatırımları, tedarik zinciri konumlanması, finansman ve sigorta maliyetlerinde düşüş. Bu etki otomatik değildir; fakat doğru kurumsal çerçeve ile Türkiye'nin uzun vadeli sermaye çekme kapasitesini artırabilir. Yani omurga rolü, yalnız "güvenlik" değil, aynı zamanda "yatırım öngörülebilirliği" üretme iddiasıdır.
Üçüncü avantaj, güvenlik mimarisini içeriden şekillendirme kapasitesidir: Göç, sınır güvenliği, terörle mücadele ve deniz güvenliği gibi alanlarda, dışarıdan dayatılan şablonlar yerine Türkiye'nin öncelikleriyle uyumlu risk tanımları ve işleyiş kuralları oluşturulabilir.
Dördüncü avantaj ise diplomatik merkeziyettir. Omurga aktör, kriz anlarında değil, "normal zamanlarda" da herkesin konuşmak zorunda olduğu bir aktöre dönüşür; bu da arabuluculuk sermayesini ve uluslararası görünürlüğü artırır.
3. DEZAVANTAJLAR VE RİSKLER: OMURGA OLMANIN "HEDEF DÜĞÜM" MALİYETİ
Ancak omurga rolü, avantaj kadar maliyet ve risk de üretir. Birincisi, aşırı yüklenme ve stratejik yorgunluk riskidir. Yük devri mantığı, Türkiye'nin her dosyada "sorumlu aktör" gibi görülmesine yol açabilir. Kaynakların sınırlı olduğu koşullarda bu, güvenlik ve ekonomi alanında kapasite sınırını zorlar; dış politika sürekli kriz yönetimine sıkışır ve uzun vadeli planlama zayıflar.
İkincisi, omurga aktör aynı zamanda hedef düğüm olur. Bölgesel rakipler, vekil aktörler veya radikal unsurlar, Türkiye'yi ağın "kapısı" olarak görüp baskı kurabilir. Bu baskı, terör tehdidinden siber/hibrit risklere kadar genişler ve iç güvenlik maliyetini artırır.

22