Kurucu babalardan mafya babalarına: ABD kimliğinin zaman içinde evrimi

Bir Avrupalı veya Asyalının ABD'ye gittiğinde ona çekici gelen ve aynı zamanda tedirgin eden bir özelliği var: Eski dünyaya göre daha az kuralın olduğu ya da kuralların bireysel özgürlüğü daha az sınırlandırdığı bir dünya… Amerikalılar bunu, özellikle taşrada, "This is a free country! / Burası özgür bir ülke!" diye ifade ederler. Bu özgürlüğe silah edinme ve kullanma özgürlüğü de dâhildir. İster istemez ABD toplumsal kimliğinin nasıl oluştuğunu merak ediyor insan. Bu yazıda sizi Vahşi Batı'ya götüreyim istedim.

1.GİRİŞ: "911'İ ARAMIYORUZ": AMERİKAN KİMLİĞİNİN SINIR KASABASI DNA'SI

Bizim memlekette müstakil evlerin bahçe kapısında "Dikkat köpek var!" diye uyarı yazısı bulunur. Bu bize tanıdık gelir: Ev sahibinin "Burası benim özel alanım, sizi uyarıyorum" dediği bir norm dili… Oysa Amerika'da kimi mahallelerde karşınıza çıkan "We don't call 911" tabelası bambaşka bir sosyal sezgiyi açığa vurur: "Burası benim alanım var; uyarıyorum; ama asıl mesajım şu: Uyarıma uymazsan polisi çağırmam işimi ben kendim görürüm!" Benzeri bir örnek, yine kimi bahçe kapılarında bulunan: "Armed response!" yazısıdır, yani "İzinsiz bahçeme girersen silahla mukabele ederim!"

Bu örnekler, ABD'nin toplumsal kimliği hakkında büyük bir tartışmanın kapısını aralıyor. Çünkü Amerika, bir yandan kurucu idealizmiyle—Thomas Jefferson, George Washington, Benjamin Franklin gibi figürlerin temsil ettiği cumhuriyetçi erdem, yurttaşlık, özgürlük ve hukukun üstünlüğü anlatısıyla—yüksek bir "normatif ahlaki tavan" kurdu. Öte yandan aynı ülke, "sınır hattında" (frontier) doğmuş pratiklerle, daha sert, daha çıplak bir "betimleyici ahlaki taban" üretti: düzenin kurumsal kapasiteyle değil, çoğu zaman bireysel caydırıcılıkla ayakta tutulduğu bir hayat.

Bu ikilik bir "çelişki" olmaktan çok, Amerika'nın kuruluş ve genişleme dönemini doğru okuduğunuzda bir "evrim hikâyesidir". Nitekim Amerikalı tarihçi Frederick Jackson Turner, 1893'teki meşhur tezinde Amerikan tarihinin büyük ölçüde "Batı'ya doğru yayılma" ve bu yayılmanın kurduğu karakter üzerinden okunabileceğini savunur. Buradaki kritik nokta şudur: Sınır hattı, sadece coğrafi bir çizgi değildir; kurumların geciktiği, nüfusun hızla aktığı, servetin bir anda oluştuğu, hukukun çoğu zaman "yetişemediği" bir toplumsal laboratuvardır.

2. ABD'NİN KURUCU BABALARININ FELSEFESİ: WASHINGTON, JEFFERSON VE FRANKLIN

Majesteleri Kralın koloni birliklerini ABD'den söküp atan ve ABD Bağımsızlık savaşının felsefi, askeri ve siyasi liderlerine "kurucu babalar" adı verilir. Bunlar içinde benim önem verdiğim üç isim olan George Washington, Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson'ın devlete ve topluma yönelik bakışını kısaca aşağıda özetledim:

Thomas Jefferson'in kurucu felsefesinin omurgası, doğal haklar (yaşam, özgürlük, mutluluk arayışı) ve bu hakları korumak için kurulmuş sınırlı ve rızaya dayalı hükümet fikridir. Devlet meşruiyetini halkın rızasından alır; rıza ortadan kalkarsa yönetimin değiştirilmesi meşru hale gelir. Bu yaklaşım, güçlü bir merkezi otorite yerine yerel özerkliği, yurttaşın siyasal katılımını ve (dönemin dünyasında) mülkiyet sahibi bağımsız yurttaşın erdemini vurgular. Jefferson çizgisinde özgürlük, yalnızca "devletin iyi olması" değil, aynı zamanda devletin sınırlandırılmasıdır; bu yüzden ifade özgürlüğü, din-vicdan özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler kurucu paket içinde merkezi konuma oturur.

George Washington ise devrimci cumhuriyet idealini, "dağılmadan ayakta kalacak bir birlik" hedefiyle birleştirir. Onun felsefi ağırlığı, teorik manifestolardan çok kurumsal inşa ve siyasal itidal üzerindedir: yeni cumhuriyetin hayatta kalması için anayasal düzenin, düzenli maliyenin, meşru otoritenin ve ulusal birliğin sağlamlaştırılması gerekir. Washington çizgisinde özgürlük, "otoritesizlik" değil; kural altında kendini yönetebilen bir cumhuriyet demektir. Bu yüzden fraksiyonlaşma, aşırı partizanlık ve dış güçlerin iç siyaseti rehin alması gibi risklere karşı temkinli bir devlet aklı vurgusu görülür; amaç, ideali koruyacak istikrar mimarisini kurmaktır.

Benjamin Franklin'in kurucu felsefesi ise Aydınlanmacı bir pragmatizm ve "kamusal erdem" fikri etrafında şekillenir: toplum, soyut ilkeler kadar kurumlarla (basın, eğitim, gönüllü birlikler, belediye hizmetleri, hayır ve bilim cemiyetleri) inşa edilir. Franklin'in dili, büyük teorik çatışmaları "çalışan uzlaşma"ya dönüştürme becerisiyle öne çıkar; farklı inanç ve kökenlerden insanların bir arada yaşayabilmesi için tolerans, gündelik hayatta ise ölçülülük, çalışkanlık, sorumluluk gibi yurttaşlık erdemleri esastır. Bu yönüyle Jefferson'ın haklar merkezli özgürlük vurgusu ile Washington'ın birlik ve düzen vurgusu arasında, Franklin daha çok "cumhuriyetin toplumsal altyapısı nasıl ayakta tutulur" sorusuna cevap verir.

Kısaca Jefferson "bireysel özgürlükler ve demokrasiyi", Washington "milli birlik ve adil bir Cumhuriyet'i" ve Franklin de "toplumsal dayanışma ve vatandaşlık bilincini" temsil eder.

3. SINIR KASABALARI VE VAHŞİ BATIDA DÜZEN ARAYIŞI

ABD iç savaştan sonra Kızılderililerin yerleşik olduğu geniş Batı topraklarına genişledi. Buralara gelen insan yığınlarının çoğu Avrupa'da umudunu kaybetmiş ve yeni bir hayat umuduyla gelmiş göçmenlerdi. Bir yandan Pasifik ve Atlantik'i birleştiren demiryolları yapılırken, diğer yanda altın ve gümüş madenleri bulunmaya başladı. Hem ulaştırma yollarının gelişmesi hem de yeni bulunan madenler "sınır kasabalarını / frontier town" doğurdu.

Sınır kasabası dediğimiz şey genellikle bir "boomtown"dır: maden bulunur, demiryolu gelir, nüfus fırlar; bir yanda küçük üretici, tüccar, göçmen emeği; diğer yanda hızlı zenginleşme, spekülasyon, şiddet riski… Bu ortamda devletin kolluk ve yargı kapasitesi ya zayıftır ya da gecikmelidir. Boşluğu dolduran şey çoğu zaman "meşruiyetin kurumdan çok kişiye yaslandığı" ara çözümlerdir: şerif, kasabanın ileri gelen zenginleri ve büyük çiftlik sahipleri… Hatta bazı dönemlerde özel güvenlik/dedektiflik piyasası da büyür; bunun en meşhur simgelerinden biri Pinkerton Detektiflik Bürosu gibi yapılardır. Bu tip özel güçlerin federal düzeyde yarattığı rahatsızlığın izlerini bugün bile hukuk metinlerinde görürsünüz: ABD federal mevzuatında "Pinkerton veya benzeri" örgütlerde çalışanların devletçe istihdamına sınırlama getiren düzenleme (5 U.S.C. § 3108) bu tarihsel hafızanın bir kalıntısıdır.

Bu tablo "polis yoktu, mafya vardı" kadar basit değil. Ama "kamusal güç ile özel güç arasındaki sınırın geçirgenleştiği" dönemler yaşandı ve bu geçirgenlik, Amerikan kimliğinde kalıcı bir damar bıraktı: Devletin bir hizmet sağlayıcı olarak 'gecikmesi' ihtimaline karşı bireyin kendisini 'son merci' görmesi.

4. VAHŞİ BATI RUHUNUN BUGÜNE YANSIMALARI

Bu damarın bugünkü izdüşümünü öz savunma hukukunun dilinde de görmek mümkün. Amerikan hukukunda, özellikle eyalet bazında değişen biçimleriyle, "geri çekilme yükümlülüğü (duty to retreat)" ile "castle doctrine / kale doktrini - herkesin mülkü kendi kalesidir" ve "stand your ground – olduğun yerde kal" tartışmaları, sadece hukuk tekniği değil, bir zihniyet farkını da taşır: çatışmadan kaçınma yükümlülüğünü daraltan yaklaşımlar, kamusal düzenin riskini bireyin üzerine daha çok yıkar. ABD eyaletlerinde bu alanın nasıl çeşitlendiğini ve Florida'nın 2005'teki düzenlemesiyle "stand your ground" çizgisinin nasıl popülerleştiğini özetleyen kurumsal bir derleme de var.