Küreselleşme, bir yandan gelişmiş ülkelerde sanayi işçilerinin iş güvencesini aşındırırken; diğer yandan dışa kapalı ekonomilerde korumalı iç pazar rantlarına alışmış sermaye çevrelerinin ayrıcalıklarını tehdit etti. Böylece küreselleşme karşıtı tepki, yalnızca aşağıdan gelen bir halk tepkisi değil, kimi zaman yukarıdan gelen bir rant koruma refleksiyle de birleşti. Bu da bugün gelişmiş ülkelerde yükselen ırkçı karikatürü, kapalı ekonomi sevdalısı popülist siyasi hareketlerin tabanını oluşturdu.
GİRİŞ: KÜRESELLEŞMENİN İKİ EŞİĞİ
Bir önceki yazıda halk rızası ile meşruiyet arasındaki ilişkinin tarihsel dönüşümünü ele almıştık. Modern öncesi toplumlarda meşruiyet çoğu zaman kutsal düzene, geleneğe ve hanedana dayanırken; modern sanayi toplumunda halk iradesi iktidarın doğrudan meşruiyet kaynağı haline gelmişti. Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkar: Eğer modern toplumda iktidarın meşruiyeti halk rızasına dayanıyorsa, halkın rızası hangi toplumsal ve iktisadi şartlarda üretilir Daha önemlisi, bu rıza hangi şartlarda çözülür
Bu sorunun cevabı bizi küreselleşme sürecine götürür. Küreselleşmenin iki önemli eşiği vardır. Birincisi, 1970'lerden itibaren başlayan iktisadi ve teknolojik dönüşümdür. Mikroelektronik, bilgisayarlaşma, iletişim teknolojileri, finansal yenilikler ve üretim süreçlerinin parçalanabilir hale gelmesi, kapitalizmin mekânsal örgütlenmesini değiştirmiştir. İkinci eşik ise 1990'larda iki kutuplu dünyanın çökmesiyle ortaya çıkan ideolojik ve jeopolitik serbestleşmedir. Başka bir ifadeyle 1970'ler iktisadi-teknolojik dönüşümün, 1990'lar ise bu dönüşümün ideolojik ve jeopolitik serbestleşmesinin eşiğidir.
SAVAŞ SONRASI DÜZEN VE TOPLUMSAL SÖZLEŞME
II. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında ulus-devlet, sanayi kapitalizmi ve refah devleti arasında güçlü bir denge kurulmuştu. Bu dönemde devlet, yalnızca güvenlik ve hukuk düzenini sağlayan bir aygıt değildi; aynı zamanda istihdamı, sosyal güvenliği, eğitimi, sağlığı, ücret pazarlığını ve gelir dağılımını düzenleyen merkezi bir aktördü. Sendikalar güçlüydü, sanayi üretimi ulusal sınırlar içinde yoğunlaşıyordu, sermaye hareketleri bugünkü kadar serbest değildi ve hükümetler tam istihdam hedefini siyasal meşruiyetin önemli bir unsuru olarak görüyordu.
Bu düzen halk rızasını şu vaatle üretiyordu: Sisteme bağlı kal, çalış, vergi öde, sendikal ve siyasal mekanizmalara katıl; karşılığında iş, ücret, sosyal güvenlik, emeklilik, kamusal hizmet ve çocukların için daha iyi bir gelecek elde edeceksin. Bu, bir bakıma Fordist-Keynesyen toplumsal sözleşmeydi. İşçi sınıfı sisteme yalnızca zorla değil, ücret artışı, sosyal haklar ve yukarı doğru toplumsal hareketlilik beklentisiyle bağlanıyordu. Sermaye de bu sözleşmeye bütünüyle gönüllü olmasa bile rıza gösteriyordu; çünkü Soğuk Savaş koşullarında kapitalist dünya, sosyalist alternatife karşı kendi meşruiyetini sosyal refah ve demokratik temsil üzerinden üretmek zorundaydı.
KÜRESELLEŞME ESKİ DENGEYİ NASIL ÇÖZDÜ
1970'lerden itibaren bu denge sarsılmaya başladı. Petrol şokları, stagflasyon, kâr oranları üzerindeki baskı, Bretton Woods sisteminin çöküşü ve finansal piyasaların serbestleşmesi, savaş sonrası düzenin iktisadi temelini aşındırdı. Aynı dönemde teknolojik devrim üretimin aynı fabrika, aynı şehir ve aynı ülke içinde örgütlenmesi zorunluluğunu azalttı. Üretim süreçleri küresel değer zincirleri içinde parçalanabilir hale geldi. Sermaye, maliyetin düşük olduğu ülkelere gidebiliyor; finans, ulusal denetimlerden daha kolay kaçabiliyor; firmalar ulusal işçi sınıfı ve ulusal devlet karşısında daha güçlü pazarlık pozisyonları elde edebiliyordu.
1990 sonrasında Sovyet sisteminin çökmesi bu dönüşümün ideolojik önünü açtı. Kapitalizmin karşısında sistemik bir alternatif kalmadığı düşüncesi, serbest piyasa, özelleştirme, finansal açıklık, ticaret serbestliği ve devletin küçültülmesi fikirlerini hâkim politika dili haline getirdi. Böylece ulus-devlet ortadan kalkmadı; fakat ulus-devletin halkına verdiği sosyal sözleri yerine getirme kapasitesi sınırlanmaya başladı.
Devlet hâlâ vergi topluyor, hukuk koyuyor, seçim düzenliyor ve güvenlik sağlıyordu. Fakat sermaye kaçabilir hale geldikçe, devletin ücretleri, vergileri, sosyal harcamaları ve sanayi politikasını ulusal önceliklere göre belirleme imkânı daraldı. Finans piyasaları hükümetleri hızla cezalandırabiliyor, kredi derecelendirme kuruluşları ve uluslararası yatırımcı beklentileri ekonomi politikası üzerinde baskı oluşturabiliyordu. Kısacası küreselleşme, devletin biçimsel egemenliğini değil ama fiili politika alanını daralttı.
SERMAYE SERBESTLEŞİRKEN EMEK GÜVENCESİZLEŞTİ
Küreselleşmenin en kritik sonucu sermaye ile emek hareketliliği arasındaki asimetriydi. Sermaye, büyük ölçüde ulus-devletlerin rızasıyla serbestleşti. Sermaye hareketlerinin önündeki engeller kaldırıldı, ticaret serbestleştirildi, finansal piyasalar bütünleşti ve şirketler üretimi daha düşük maliyetli coğrafyalara taşıma imkânı buldu. Buna karşılık emeğin hareketliliği çoğu zaman devletlerin açık rızasıyla değil; savaşların, yoksulluğun, çevresel krizlerin, siyasal çöküşlerin ve eşitsiz gelişmenin baskısıyla ortaya çıktı.
Bu asimetri hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde toplumsal huzursuzluk yarattı. Gelişmiş ülkelerde sanayi işçileri iş kaybı, ücret baskısı ve statü kaybı yaşarken; gelişmekte olan ülkelerde kırılgan büyüme, dış finansmana bağımlılık, kur krizleri ve gelir adaletsizliği öne çıktı. Öte yandan küreselleşmeye mesafeli olanlar yalnızca emeğiyle geçinen sınıflar değildi. Dışa kapalı ekonomilerde korumalı iç pazar sayesinde tekelci veya oligopolcü güç elde etmiş bazı sermaye çevreleri de küreselleşmeden rahatsız oldu. Gümrük duvarları, ithalat kotaları, lisanslar ve kamu destekleriyle oluşan rant alanları, küresel rekabet baskısıyla tehdit altına girdi. Bu nedenle küreselleşme karşıtı tepki sadece aşağıdan gelen bir halk tepkisi değil, kimi zaman yukarıdan gelen bir ayrıcalık koruma refleksiyle de birleşti.
POPÜLİZM NEDİR
İşte popülist siyaset bu kırılma döneminde güç kazandı. Popülizm literatüründe farklı yaklaşımlar vardır. Cas Mudde popülizmi, toplumu "saf halk" ile "yozlaşmış elitler" arasında ahlaki bir karşıtlık olarak kuran ince merkezli bir ideoloji olarak tanımlar. Jan-Werner Müller'e göre popülizmin asıl ayırt edici özelliği yalnızca elit karşıtlığı değil, aynı zamanda çoğulculuk karşıtlığıdır. Popülist lider kendisini halkın temsilcilerinden biri olarak değil, halkın tek meşru temsilcisi olarak sunar. Ernesto Laclau ise popülizmi yalnızca bir sapma veya demagoji olarak değil, dağınık toplumsal taleplerin "halk" adı verilen siyasal özneye dönüştürülme biçimi olarak ele alır.

32