Son zamanlarda TCMB'nin dezenflasyon programına yönelik eleştiriler arttı. Çıkarları birbiriyle çelişen gruplar bile bugün faizlerin çok yüksek olduğu şikâyetinde birleşiyor. Halbuki, salt sıkı para politikasıyla enflasyonu düşüremezsiniz, düşürseniz bile toplumsal maliyeti uzun ve büyük olur. Türkiye'nin kronik enflasyonu, para politikasının teknik hatalarından çok, potansiyel büyüme hızını artırmadan fiilî büyüme hızını zorlayan tarihsel-siyasal büyüme rejiminin sonucudur.
GİRİŞ
Türkiye'de enflasyon çoğu zaman günlük fiyat artışları, Merkez Bankası faiz kararları veya döviz kurundaki hareketler üzerinden tartışılıyor. Elbette bunların hepsi önemlidir. Fakat Türkiye'nin enflasyon meselesi yalnızca para politikasının teknik hatalarıyla açıklanamayacak kadar derin ve tarihsel bir sorundur. Türkiye'de enflasyon, üretim yapısından siyasal rekabete, kentleşme biçiminden toplumsal değerler sistemine kadar uzanan geniş bir yapısal zemine sahiptir.
Bu yazıda anlatmak istediğim temel fikir şudur: Türkiye'nin kronik enflasyonu, para politikasının teknik hatalarından çok, potansiyel büyüme hızını artırmadan fiilî büyüme hızını zorlayan tarihsel-siyasal büyüme rejiminin sonucudur. Başka bir ifadeyle Türkiye, uzun vadeli üretim kapasitesini, verimliliğini, eğitim seviyesini, enerji ve ara malı üretimini yeterince artırmadan; kısa vadeli kredi, kamu harcaması, dış borç ve rant mekanizmalarıyla daha hızlı büyümeye çalıştıkça enflasyon da tekrar tekrar geri dönmektedir.
FİİLİ BÜYÜME VE DOĞAL BÜYÜME ARASINDAKİ FARK
Her ekonominin bir fiilî büyüme hızı, bir de doğal ya da potansiyel büyüme hızı vardır. Fiilî büyüme, belli bir yılda ekonominin gerçekten ne kadar büyüdüğünü gösterir. Doğal büyüme hızı ise ekonominin mevcut sermaye stoku, işgücü niteliği, teknoloji düzeyi, verimlilik kapasitesi, enerji ve ara malı yapısı, kurum kalitesi ve dış denge koşulları altında enflasyon yaratmadan sürdürebileceği büyüme hızıdır.
Bir ülke fiilî büyüme hızını, doğal büyüme hızının üzerine geçici olarak çıkarabilir. Bunu kamu harcamalarını artırarak, bankacılık sistemini kredi genişlemesine zorlayarak, düşük faiz politikası uygulayarak, dış borçlanmayı hızlandırarak veya kur üzerinde baskı kurarak yapabilir. Kısa vadede ekonomi canlanır, tüketim artar, inşaat hızlanır, ithalat büyür, işsizlik bir miktar düşer. Fakat bu büyüme üretim kapasitesindeki kalıcı artışa dayanmıyorsa, bir süre sonra iki kanaldan geri döner.
Birinci kanal enflasyondur. Talep artışı, milli geliri toplam üretim kapasitesinin üzerine çıkardığında fiyatlar yükselir. Türkiye gibi üretimi yüksek oranda ithal girdiye ve enerjiye bağlı ülkelerde bu süreç daha da sert işler. Talep genişlemesi ithalatı artırır, ithalat döviz talebini yükseltir, döviz kuru üzerindeki baskı fiyatlara yansır. Böylece enflasyon yalnızca talep fazlasından değil, aynı zamanda kur, ithal maliyet ve beklenti kanallarından beslenir. Enflasyon yükseldikçe de gelir dağılımı bozulur. Sabit gelirli, ücretli, emekli ve küçük tasarruf sahibi kaybeder; varlık sahibi, fiyatlama gücüne sahip olan ve borcunu enflasyonla eriten kesimler kazanır.
İkinci kanal cari açık ve dış borç birikimidir. Türkiye hızlı büyüdüğünde daha fazla enerji, ara malı, makine, teknoloji ve tüketim malı ithal eder. İhracat aynı hızda ve aynı katma değer düzeyinde artamıyorsa cari açık büyür. Cari açık dış borçla, portföy girişiyle veya rezerv kullanımıyla finanse edilir. Bir süre sonra dış finansman koşulları bozulduğunda kur sıçrar, enflasyon hızlanır ve ekonomi yeni bir istikrar programına mahkûm olur. Türkiye'nin son yarım yüzyıllık kriz döngülerinin arkasında büyük ölçüde bu mekanizma vardır.
TÜRKİYE'DE KRONİK ENFLASYONUN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ
Türkiye'de enflasyon meselesinin kökleri yalnızca Cumhuriyet döneminde aranamaz. Osmanlı maliyesinde de savaş finansmanı, ulufe ödemeleri, bütçe açıkları ve tağşiş uygulamaları önemli yer tutmuştur. Devletin kısa vadeli mali ihtiyaçlarını karşılamak için paranın ayarıyla oynaması, bugünkü anlamda para basmanın tarihsel karşılığıdır. Elbette klasik Osmanlı ekonomisiyle modern Türkiye ekonomisi aynı değildir. Fakat siyasal otoritenin kısa vadeli mali baskıları hafifletmek için parasal araçlara yönelmesi bakımından bir zihniyet sürekliliğinden söz edilebilir.
Cumhuriyet döneminde de Türkiye çoğu zaman fiyat istikrarını kalıcı biçimde sağlayamamıştır. Atatürk döneminde daha disiplinli bir maliye ve para politikası çizgisi görülmüştür. 1960'lı yılların ikinci yarısındaki ilk Demirel Hükümeti döneminde planlı kalkınma, dış kaynak ve ithal ikameci sanayileşme görece kontrollü bir büyüme ortamı yaratmıştır. 2005–2016 arasında ise özellikle ilk yıllarda mali disiplin, küresel likidite bolluğu, AB çıpası ve finansal istikrar sayesinde enflasyon geçmiş dönemlere göre daha düşük seviyelerde tutulabilmiştir. Ancak bu dönemlerde bile yapısal sorunlar bütünüyle çözülmemiş; özellikle 2011 sonrasında kredi genişlemesi, cari açık ve dış finansman bağımlılığı tekrar belirginleşmiştir.
Bunların dışındaki uzun dönemlerde Türkiye yüksek enflasyonla yaşamıştır. 1970'lerde döviz darboğazı ve petrol şokları, 1980'lerde serbestleşme ve mali baskılar, 1990'larda kamu açıkları ve siyasi istikrarsızlık, 2001 öncesinde bankacılık krizi, 2018 sonrasında ise kur şokları, güven kaybı ve yanlış faiz politikaları enflasyonun farklı yüzleri olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bütün bu dönemlerin ortak noktası aynıdır: Türkiye, üretim kapasitesini ve kurumsal yapısını güçlendirmeden, mevcut kapasitesinin üzerinde büyümeye zorlanmıştır.
KRONİK ENFLASYONUN DÖRT YAPISAL SEBEBİ
Birinci yapısal sebep dışa bağımlı üretimdir. Türkiye sanayileşmiş, ihracatçı, dinamik bir ekonomidir; fakat üretimin önemli bir kısmı ithal enerjiye, ara malına, teknolojiye ve sermaye mallarına bağlıdır. Bu nedenle iç talep arttığında yalnızca yerli üretim değil, ithalat da artar. Kur yükseldiğinde ise ithal maliyetler hızla iç fiyatlara yansır. Böyle bir ekonomide enflasyonla mücadele yalnızca faiz kararıyla başarılamaz; üretim yapısının yerlilik, verimlilik ve katma değer açısından dönüştürülmesi gerekir.
İkinci sebep, Türkiye'nin tarihsel kalkınma sıkışmasıdır. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye az gelişmiş, tarımsal ağırlıklı, sermaye birikimi zayıf bir ülkeydi. Batı'nın 150–200 yılda yaşadığı sanayileşme ve kentleşme sürecini Türkiye çok daha kısa bir sürede gerçekleştirmek zorundaydı. Üstelik bunu totaliter bir kalkınma rejimiyle değil, zaman içinde genişleyen siyasal katılım ve vatandaş rızası içinde yapmak istedi. Bu tarihsel tercih değerlidir. Sorun demokrasinin kendisinde değildir. Sorun, seçim rekabetinin kurumsal disiplin, mali kural, bağımsız kurumlar ve uzun vadeli planlama ile dengelenememesidir. Böyle olunca demokrasi değil, popülist siyasi ortam enflasyonist büyüme baskısı üretmiştir.

33