Bugünkü sıcak çatışmalar ve artan savunma harcamaları, Marksist literatürde yalnızca aşırı birikmiş sermayenin "traşlanması" olarak değil, aynı zamanda yeni teknolojik sıçramalar yoluyla kârlılığı yeniden kurma girişimi olarak da okunabilir; ancak bu açıklama güçlü olsa da tek başına yeterli değildir, çünkü jeopolitik, devlet aklı ve güvenlik rekabeti de sürecin asli parçalarıdır.
GİRİŞ
28 Şubat 2026'da başlayan ABD-İsrail'in İran'a yönelik ortak saldırıları, kısa sürede bölgesel bir savaş dinamiğine dönüştü. Bu yeni sıcak çatışma, zaten yükselmekte olan küresel askerî harcama eğiliminin ve giderek yoğunlaşan jeopolitik parçalanmanın üzerine geldi. Financial Times ve Reuters'ın aktardığı tablo, meselenin yalnızca İran, İsrail ve ABD arasındaki bir askerî gerilimden ibaret olmadığını; daha geniş bir bölgesel ve küresel yeniden saflaşma sürecine işaret ettiğini gösteriyor. Aynı zamanda SIPRI verileri, dünya askerî harcamalarının 2024'te 2,718 trilyon dolara çıktığını, bunun son on yılın en sert yıllık artışı olduğunu ortaya koyuyor. ICRC ise 2026 başı itibarıyla dünyada yaklaşık 130 aktif silahlı çatışma bulunduğunu belirtiyor. Bu tabloya yalnızca diplomasi veya güvenlik başlığı altında bakmak artık yeterli değildir; meselenin ekonomi politiğini de konuşmak gerekir.
Bugün biraz farklı bir perspektiften, yani Marksist iktisat penceresinden, olayları yorumlamak istiyorum. Marksist iktisat modelinin temel taşlarından ve krize giden ana hatlardan biri sermaye birikiminin aşırı yatırım ve aşırı üretim vasıtasıyla uzun dönemde kâr oranlarında düşme eğilimine yol açmasıydı. Buna "Kâr Oranlarında Düşme Eğilimi" adı verilir. Kâr oranları reel olarak düştüğünde piyasa çöküşleri, gelir ve üretim daralması iflaslar ve kriz bunu takip eder. İşte savaşlar, bazı Marksist yaklaşımlara göre, kapitalizmin krize girişini engelleyen bir fonksiyona sahiptir. Kapitalist kriz küreye ne ölçüde yaygınsa bu krizden çıkabilmek için gerekli olan savaş da o kadar büyük olur. İşte bu yazıda savaşın ekonomi politiğine Marksist pencereden bakacağız.
1. KLASİK MARKSİST ÇERÇEVE: SAVAŞ AŞIRI BİRİKİMİN ŞİDDETLİ DÜZELTMESİ MİDİR
Klasik Marksist bakış açısına göre kapitalizm, dengede yürüyen bir sistem değil; bizzat yaşayabilmek için kriz üreten bir birikim rejimidir. Yani krizler herhangi bir ekonomi dışı etkenden kaynaklanmaz, aksine kapitalizmin doğasından kaynaklanır. Bu tanımın dayandığı ana argüman şudur: Kapitalist üretim biçiminde iktisadi davranışlar sınıfsal kaynaklıdır. Sermayedar sınıfı sürekli sermaye birikimi dürtüsüyle üretimden elde edilen artı değeri yeniden yatırıma sevk eder. Yani yatırımlar artı değere, artı değer de sömürüye bağlıdır. Sermaye biriktikçe üretim kapasitesi büyür, teknik bileşim değişir, organik bileşim yükselir ve uzun dönemde kâr oranı üzerinde aşağı baskı oluşur. Bir başka deyişle, sistem yalnızca mal üretmez; aynı zamanda aşırı kapasite, değerlendirilemeyen sermaye stoku ve kârlılık sıkışması da üretir. Yani kapitalist sistem yaşamak için büyümek zorundadır, ancak büyüdükçe kâr oranları kaçınılmaz olarak düşer ve sistem kendi doğası gereği krize girer.
Bu çerçevede savaş, dışsal bir "anomali" değil, bazen birikim krizlerinin tarihsel olarak aldığı en sert düzeltme biçimlerinden biri olarak yorumlanır. Çünkü savaş, fiziksel sermayeyi, altyapıyı, stokları ve kimi zaman rakip üretim kapasitesini imha ederek aşırı birikmiş sermayenin bir bölümünü siler; böylece kârlılık üzerindeki baskıyı geçici olarak hafifletebilir. Bu yorum serttir, hatta rahatsız edicidir; ama kapitalizmin tarihsel gelişimine bakıldığında bütünüyle yabana atılamaz.
2.GÜNCEL İRAN SAVAŞINDA MARKSİST BAKIŞ AÇISINA DUYULAN İHTİYAÇ
Bugün bu çerçevenin yeniden ciddiye alınmasının sebebi yalnızca savaşların artması değildir. Daha önemlisi, savaşların artık iktisadi, teknolojik ve jeopolitik süreçlerle iç içe geçmiş olmasıdır. ICRC'nin vurguladığı gibi silahlı çatışmaların sayısı son 15 yılda iki kattan fazla artmış durumda; yeni savaş teknolojileri, siber operasyonlar ve otonom sistemler çatışmaların etki alanını genişletiyor. IMF de yükselen jeopolitik gerilimlerin, artan savunma harcamalarının ve ticaret parçalanmasının büyüme üzerinde aşağı yönlü, enflasyon ve kamu maliyesi üzerinde ise yukarı yönlü baskılar yarattığını belirtiyor. Demek ki savaş artık yalnızca toprak kontrolü veya nüfuz alanı meselesi değil; aynı zamanda maliye politikası, sanayi politikası, teknoloji politikası ve sermaye birikimiyle bağlantılı yeni bir rejimin parçası haline geliyor.
4. MARX İLE SCHUMPETER ARASINDA DÜŞÜNSEL KÖPRÜ: SAVAŞ TEKNOLOJİ VE ARTAN ARTI DEĞER ORANI
Fakat burada klasik Marksist çerçeveye eklenmesi gereken ikinci bir boyut var: teknoloji. Savaş, yalnızca fazla birikmiş sermayeyi "traşlayan" bir yıkım mekanizması değildir; aynı zamanda zorunlu inovasyon rejimi de yaratır. Savunma harcamaları, devlet destekli araştırma-geliştirme faaliyetlerini, haberleşme teknolojilerini, yapay zekâ uygulamalarını, malzeme bilimini, lojistik optimizasyonu ve üretim organizasyonunu hızlandırır. Tarihsel olarak da savaş ekonomilerinin radar, jet motoru, nükleer teknoloji, bilgisayar, internet ve uzay teknolojileri gibi alanlarda büyük sıçramalar yarattığı bilinir. Bu nedenle savaş ekonomisi, yalnızca değeri silmez; aynı zamanda yeni değer üretim rejimlerinin teknik temelini de kurabilir. Burada Marx ile Schumpeter arasında ilginç bir köprü kurmak mümkündür. Marx bize savaşın kriz, aşırı birikim ve kârlılık baskısıyla ilişkisini verirken, Schumpeter yenilik kümeleri ve yaratıcı yıkımın yeni yatırım dalgaları doğurduğunu anlatır. İkisini birleştirdiğimizde, büyük savaşların bazen hem Marxçı anlamda "değer imhası", hem de Schumpeterci anlamda "teknolojik yeniden yapılanma" işlevi gördüğünü söyleyebiliriz.

16