Orta Doğu'da kalıcı barışın yolu, bir devletin diğerlerine hâkim olmasından değil, ülkelerin ortak güvenlik ve ekonomik çıkarlar etrafında kurumsal iş birliği geliştirmesinden geçiyor. İran'ın dışlanması da İsrail'in bölgesel düzenin merkezine yerleştirilmesi de sürdürülebilir bir çözüm sunmuyor. Türkiye ise askerî kapasitesi, diplomatik ilişkileri ve coğrafi konumuyla çok merkezli bir güvenlik ağının omurgasını oluşturabilir. Üstelik böyle bir düzenin başarısı, ülkelere yeni kazançlar sağlamaktan önce savaşın, güvensizliğin ve ekonomik belirsizliğin maliyetlerini azaltmasına bağlıdır. Netanyahu sonrası İsrail'de ortaya çıkabilecek siyasi değişim, bu dönüşümün başlangıcını kolaylaştırabilir. Ancak gerçek barışın güvencesi liderler değil, karşılıklı çıkarları koruyan kalıcı kurumlar olacaktır.
GİRİŞ: YIL BAŞINDA NE SÖYLEMİŞTİK
31 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan "ABD'nin Yeni Hegemonik Ağ Arayışında Ortadoğu'da 'Bölgesel Taşıyıcı' Kim Olabilir" başlıklı yazımda, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Doğu'daki güvenlik ve ekonomik çıkarlarını artık yalnızca doğrudan askerî müdahalelerle korumak istemeyeceğini ileri sürmüştüm. Bunun yerine, bölge devletleri arasında iş bölümüne dayanan bir yönetişim ağı oluşturulabileceğini ve Türkiye'nin bu ağın omurgası olabilecek özelliklere sahip bulunduğunu belirtmiştim.
2 Şubat tarihli "Orta Doğu'da Yönetişimin Omurga Devleti Türkiye: Yeni Bir Sa'dabat Paktı" başlıklı ikinci yazımda ise meseleyi Türkiye açısından ele almıştım. Türkiye'nin böyle bir sorumluluğu hangi şartlarda üstlenebileceğini, karşılaşacağı maliyetleri ve bölgesel meşruiyet sorununu tartışmıştım.
Temel önerim açıktı: Türkiye'nin ne yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurma hayaline kapılması ne de bölgeye askerî gücüyle hükmeden yeni bir İsrail olmaya çalışması gerekir. Bunun yerine Atatürk dönemindeki Sa'dabat Paktı'nın egemenliğe saygı, saldırmazlık, istişare ve karşılıklı iş birliği ilkelerinden hareket eden yeni bir bölgesel düzen tasarlanmalıdır.
Aradan geçen aylarda İran–İsrail savaşı, Suriye ve Irak'taki gelişmeler, Türkiye'deki yeni çözüm süreci ve bölgesel savunma iş birliği girişimleri bu tartışmayı daha da önemli hâle getirdi. Şimdi cevaplamamız gereken soru şudur: Savaşan, birbirinden kuşkulanan ve çoğu zaman çıkarları çatışan devletler neden aynı bölgesel düzenin parçası olmayı kabul etsinler
BARIŞIN EKONOMİ POLİTİĞİ: DAHA FAZLA KAZANMAKTAN ÖNCE DAHA AZ KAYBETMEK
İktisat teorisi bize önemli bir şey öğretir: İş birliğinin ortaya çıkması için tarafların mutlaka yeni ve büyük gelir kaynakları elde etmeleri gerekmez. Mevcut kayıpların azaltılması da iş birliğini rasyonel kılabilir. Orta Doğu'nun temel sorunu yalnızca ekonomik fırsatların yeterince değerlendirilememesi değildir. Daha önemlisi, savaşların, silahlanmanın, siyasi belirsizliğin, yaptırımların ve kesintiye uğrayan ticaretin yarattığı muazzam maliyetlerdir.
İran–İsrail savaşı bunun çarpıcı örneğidir. Çatışmanın tarafları askerî harcamalarla, altyapı kayıplarıyla ve ekonomik faaliyetlerdeki daralmayla karşılaşırken savaşın maliyeti bütün dünyaya yayılmaktadır: Petrol fiyatlarındaki yükseliş, taşımacılık ve sigorta maliyetleri, enflasyon baskısı ve finansal belirsizlik, çatışmaya doğrudan katılmayan ülkeleri de etkilemektedir. Bu durum iktisatçıların negatif dışsallık dediği sorunun uluslararası ölçekte ortaya çıkmasıdır. Savaşın sürdürülmesine ilişkin kararları sınırlı sayıdaki siyasi aktör verirken, maliyetlerin önemli bir bölümünü dünya ekonomisi üstlenmektedir.
Dolayısıyla bölgesel barışın ilk ekonomik getirisi yeni petrol sahalarının işletilmesi veya yeni ticaret koridorlarının açılması değildir. İlk getiri, mevcut ekonomik kaynakların savaş ve güvensizlik nedeniyle israf edilmesinin önlenmesidir. Böyle bir ortamda barış, iyi niyetin değil, maliyet hesabının sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Ancak savaşın maliyetinin artması tek başına yeterli değildir. Tarafların anlaşmanın uygulanacağına inanması ve uzlaşmanın kendi güvenliklerini tehlikeye atmayacağından emin olması gerekir. İşte bu nedenle kalıcı barışın temelinde kişisel vaatler değil, güvenilir kurumlar bulunmalıdır.
İRAN'I DIŞLAMAK YERİNE DAVRANIŞLARINI DEĞİŞTİRMEK
İran meselesine bu çerçeveden bakmak gerekir. İran'ın bölgesel politikalarını yalnızca dinî ideolojiyle açıklamak yanıltıcıdır. İran yönetimi ideolojik hedeflere sahip olmakla birlikte güvenlik, rejimin devamlılığı, ekonomik kaynaklar ve diplomatik pazarlık konusunda hesap yapan bir siyasi aktördür. Bu nedenle İran'ı sürekli düşman olarak tanımlamak da hiçbir koşul aramadan ortak kabul etmek de gerçekçi değildir. Nükleer program konusunda doğrulanabilir sınırlamalar, uluslararası denetim ve karşılıklı güvenlik taahhütleri üzerinde pazarlık yapılabilir. Buna karşılık İran'ın yaptırımların aşamalı olarak hafifletilmesinden ekonomik fayda elde etmesi mümkündür.
Burada belirleyici unsur karşılıklılıktır. İran'dan taviz istenirken hiçbir ekonomik veya güvenlik karşılığı sunulmaması, uzlaşmanın iç siyasi maliyetini artırır. Öte yandan yaptırımların hiçbir denetim mekanizması olmadan kaldırılması da diğer tarafların güvenlik kaygılarını karşılamaz.
Aynı yaklaşım İran'ın bölgesel nüfuzu için de geçerlidir. Irak ve Suriye'de devlet otoritesinin zayıflaması, İran'a yakın silahlı örgütlerin ve vekâlet ağlarının hareket alanını genişletmiştir. Dolayısıyla bu ülkelerde işleyen devlet kurumlarının kurulması, sınır güvenliğinin sağlanması ve ekonomik hayatın normalleşmesi, İran'ın devlet dışı silahlı aktörler üzerinden nüfuz kurma imkânlarını sınırlayabilir. Böyle bir düzen İran'ı ortadan kaldırmaz. İran'ın bölgedeki varlığını askerî nüfuz ve vekâlet ilişkilerinden daha fazla diplomasiye ve ekonomik ilişkilere yönlendirebilir.
Bu dönüşümün gerçekleşeceği garanti değildir. Fakat bölgesel güvenliği İran'ın bütünüyle dışlanmasına bağlamak yerine, İran'ın davranışlarını değiştirmesini teşvik eden bir kurumsal yapı düşünmek mümkündür.
İSRAİL GÜVENLİK ORTAĞI OLABİLİR BÖLGENİN YÖNETİCİSİ OLAMAZ
Benzer bir ayrımı İsrail için de yapmak gerekiyor. İsrail, gelişmiş askerî teknolojisi, istihbarat kapasitesi ve ABD ile ilişkileri sayesinde önemli bir bölgesel güçtür. Ancak bu özellikler, ona Orta Doğu'nun tamamını yönetebilecek siyasi meşruiyet veya ekonomik kapasite sağlamaz. Bölgenin güvenlik mimarisinin yalnızca İsrail'in askerî üstünlüğü üzerine kurulması, diğer devletlerin egemenlik kaygılarını artırabilir. Bu da ortak güvenlik üretmek yerine yeni silahlanma ve karşı ittifaklar doğurabilir. ABD–İsrail ilişkisi de burada önemlidir.
İsrail'in Amerikan siyasetinde güçlü destek ağları vardır. Buna karşılık iki ülke arasındaki güvenlik ilişkisi simetrik değildir. İsrail, Amerikan askerî desteğinden, savunma teknolojilerinden ve diplomatik güvencelerinden önemli ölçüde yararlanmaktadır. Bu durum Washington'a İsrail politikalarını etkilemek için ciddi araçlar sağlar. Ancak etkileme kapasitesine sahip olmakla bu kapasiteyi kullanmayı tercih etmek farklı şeylerdir.
Trump yönetiminin Orta Doğu'ya ilişkin ekonomik entegrasyon ve güvenlik hedefleri açısından bakıldığında, İsrail'in bölgesel iş birliğinin parçası olması ile bu iş birliğinin merkezine yerleştirilmesi arasında önemli bir fark bulunmaktadır. İsrail'in güvenliğinin sağlanması, diğer bölge ülkelerinin güvenliklerinin İsrail'in tercihlerine tabi kılınmasını gerektirmez. Filistin meselesi de bu düzenin dışında bırakılamaz. Silahlı örgütlerin yarattığı güvenlik sorunları ile Filistin halkının siyasi hakları birbirinden ayrılmalıdır. Kalıcı bir bölgesel düzenin, Filistinlilerin güvenlik ve meşru siyasi temsil sorunlarını da ele alması gerekecektir.
NETANYAHU SONRASI DÖNEM: BARIŞIN SİYASİ MALİYETİ NASIL AZALTILIR
İsrail'deki hükümet tartışmalarını bu noktada değerlendirmek gerekiyor. Netanyahu hükümetinin politikaları, yalnızca İran'la değil, Türkiye ve bazı Arap ülkeleriyle ilişkilerde de önemli anlaşmazlıklar doğurmuştur. Ancak İsrail'de hükümetin değişmesi, ülkenin güvenlik kaygılarının veya bölgesel çıkarlarının ortadan kalkması anlamına gelmez. Bununla birlikte hükümet değişikliği, diplomatik pazarlığın siyasi maliyetlerini azaltabilir.
Netenyahu'nun iktidarı kaybetmesi farklı ülkelerde iç siyasette nasıl değerlendirilebilir Türkiye, İsrail halkıyla ilişkileri normalleştirmenin mevcut hükümetin politikalarını onaylamak anlamına gelmediğini savunabilir. İran yönetimi, kendi kamuoyuna askerî ve siyasi direnişinin sonuç verdiğini söyleyebilir. İsrail'de yeni bir hükümet, değişimi seçmen iradesiyle açıklayabilir. Trump ise ortaya çıkabilecek bir anlaşmayı kendi diplomatik başarısı olarak sunabilir. Bunlar birbirleriyle çelişen siyasi anlatılar olabilir. Fakat uluslararası uzlaşmaların gerçekleşmesi için tarafların aynı tarihsel yorumu paylaşmaları gerekmez

15