Geçmişten bugüne Cumhuriyet ve Demokrasi – II: Türkiye'de Cumhuriyetçi – Demokrat Çatışması

Cumartesi günkü yazımda Cumhuriyet ve Demokrasi kavramlarının antik Roma ve Yunan'daki anlamından modern çağda değişmiş halleriyle olan karşılığına nasıl evrildiğini anlatmıştım. Cumhuriyet ve Demokrasi özü itibariyle tiranlık ve oligarşilere karşıdırlar. Temel olarak özgür ve bilinçli olarak bir toplumun üyesi olan vatandaşların yönetime katılması ve yönetimi denetlemesini öngörürler. Bu süreçte, doğal olanı, Cumhuriyet ve Demokrasinin birbirini tamamlamasıdır. Cumhuriyet bir demokrasinin yaşaması için gerekli olan "iktidarın güç sınırlarını", erkler ayrılığını ve halkın ortak amaç ve değerlerini yansıtan kurallar bütününü temin ederken, Demokrasi de bir cumhuriyetin var oluş sebebini, kalbi ve ruhunu oluşturur: Yani halkın kendi kendini idaresi. Ancak birçok Cumhuriyet vardı ki, bürokratik elitizm bireylerin özgürlüğü ve eşitliğini kısıtlar, halkın demokratik denetim ve yönetim haklarını budar. Eski SSCB, bugünkü İran ve Kuzey Kore bu gibi Cumhuriyetlerdir. Öte yandan Demokrasi'nin de her zaman çeşitli sebeplerle popülist iktidarlar eliyle "çoğunluğun tiranlığına" dönüşme eğilimi vardır. Yani Cumhuriyet ve Demokrasi birbirini tamamlamakla birlikte, çok kırılgan bir zeminde dururlar. Cumhuriyetçiler adalet ve bağımsızlığı koruyalım derken eşitlik ve özgürlüğün kaybına, demokratlar da eşitlik ve özgürlüğü koruyayım derken adalet ve bağımsızlığın kaybına yol açabilirler.

Bugün yukarıda belirttiğim ana fikir etrafında Türkiye'nin 102 yıllık hikayesinde Cumhuriyet ve Demokrasi kavramlarının – yanlış bir algıyla- birbiriyle çatışma sürecini anlatmaya çalışacağım. Bilelim ki, Demokrasi ve Cumhuriyet kavramlarının çatışması bir yana, bu kavramlar birbirinin tamamlayıcısıdır. Ancak yeterince vatandaşlık bilincine sahip olmayan bireyler ve zümreler elinde bu iki kavram çatışmanın iki tarafı gibi görülmektedir.

GİRİŞ – 1923 CUMHURİYETİ: HALK EGEMENLİĞİ Mİ, KURUCU ELİTLERİN VESAYETİ Mİ

Türkiye Cumhuriyeti, 1923'te yalnızca bir rejim değişikliğiyle değil, aynı zamanda egemenliğin kaynağının yeniden tanımlanmasıyla doğdu. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi, Osmanlı'nın teokratik-monarşik düzeninden köklü bir kopuşu ifade ediyordu. Ancak bu yeni egemenliğin nasıl kullanılacağı meselesi, Cumhuriyet'in en temel tartışması haline geldi.

Cumhuriyet, bir halk devrimi olmasına rağmen başlangıçta elitler eliyle inşa edilmiş bir modernleşme projesiydi. Savaşın yorgunluğu, okuryazarlık oranının düşüklüğü ve kurumların zayıflığı, siyasal gücün geniş kitlelere devredilmesini zorlaştırıyordu. Bu nedenle kurucu kadro, demokrasiyi bir "hedef", Cumhuriyet'i ise o hedefe götürecek bir "araç" olarak gördü.

Atatürk ve arkadaşları, yeni bir toplum yaratmak için önce devletin aklını ve yönünü belirlemeyi gerekli buldular. Halk adına konuşan bir kurucu irade vardı; ancak halkın doğrudan siyasal katılımı sınırlıydı. Bu durum, Cumhuriyet'in ilk yıllarında "koruyucu vesayet" anlayışını doğurdu: Halk egemenliği, halk adına ama halkın dışında örgütlenen bir elitin rehberliğinde uygulanıyordu.

Böylece Türkiye'de Cumhuriyet, demokrasinin temeli olarak değil, çoğu zaman onun ön koşulu ya da alternatifi gibi algılanmaya başladı. Bu gerilim, Türk siyasal hayatının neredeyse bütün yüzyılına yön verecek uzun bir tartışmanın kapısını araladı.

TEK PARTİ DÖNEMİ (1923–1946) – CUMHURİYET VAR AMA DEMOKRASİ SINIRLI

Cumhuriyet'in ilk çeyrek yüzyılı, Türkiye'nin hem siyasal hem toplumsal temellerini yeniden kurma süreciydi. Devletin laikleşmesi, hukuk sisteminin yenilenmesi, eğitimde birliğin sağlanması ve ekonomik kalkınma hedefiyle gerçekleştirilen reformlar, modern bir ulus-devlet inşa etme iradesinin göstergesiydi. Ancak bu dönüşüm süreci, geniş halk katılımına dayanan bir demokratik müzakereyle değil, yukarıdan aşağıya bir "devrimci devlet aklı" ile yürütüldü.

1925'teki Şeyh Sait İsyanı ve ardından gelen Takrir-i Sükûn Kanunu, siyasi çoğulculuğu neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. Cumhuriyet Halk Fırkası, yalnızca bir parti değil, aynı zamanda devletin kimliğini temsil eden bir kurum haline geldi. Meclis, yürütmenin denetim organı olmaktan ziyade onun uzantısına dönüştü.

Bu dönemde halkın yönetime katılımı sınırlıydı; ancak devletin toplum üzerindeki dönüştürücü etkisi son derece güçlüydü. "Cumhuriyet erdemi" halkın eğitilmesi, modernleşmesi ve "vatandaşlık bilincine erişmesi" olarak yorumlanıyordu. Dolayısıyla demokrasi, halkın oy hakkından ziyade "halkı olgunlaştırma" süreci olarak görüldü.

Tek Parti Dönemi, Cumhuriyet'in kurumsal temelini atarken, demokrasinin kültürel temellerini erteledi. Bu, Cumhuriyet'in güçlü bir devlet mirasıyla ama zayıf bir katılım geleneğiyle geleceğe taşınmasına neden oldu.

DEMOKRAT PARTİ VE SONRASI (1950–1960) – DEMOKRASİ YÜKSELİYOR CUMHURİYETÇİ KURUMLARLA ÇATIŞMA

1950 seçimleriyle Türkiye'de ilk kez barışçıl biçimde iktidar değişimi yaşandı. Bu olay, demokrasinin kurumsal olgunluğundan çok, halkın değişim isteğinin bir göstergesiydi. Demokrat Parti'nin iktidara gelişi, Cumhuriyet'in başından beri süren "halk ile devlet arasındaki mesafeyi" kısmen kapattı. Devletin dili sadeleşti, dinî ve geleneksel duyarlılıklar kamusal alanda daha görünür hale geldi. Fakat bu süreç aynı zamanda, Cumhuriyet'in kurucu kurumlarıyla —özellikle bürokrasi, ordu ve yargı ile— sarsıcı bir gerilimi de beraberinde getirdi.

Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, halkın iradesini doğrudan siyasetin merkezine yerleştirirken, zamanla "çoğunlukçu" bir anlayışa kaydı. Meclis çoğunluğu, basın ve muhalefet üzerindeki denetimini artırdı; iktidarı eleştirenler "milli iradeye karşı" olmakla suçlandı. Bu durum, Cumhuriyetçi kurumlarda "demokrasi Cumhuriyet'i tehlikeye atıyor" endişesini doğurdu.

Sonuçta, 27 Mayıs 1960 darbesi bu gerilimin dramatik bir sonucuna dönüştü. Askerî müdahale, görünürde Cumhuriyet'i "koruma" iddiasıyla yapıldı ama aslında Türkiye'de demokrasinin kırılganlığını gözler önüne serdi.

Demokrat Parti dönemi, Türkiye'de halk egemenliğinin yükselişini simgelerken, aynı zamanda Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki tarihsel güvensizliğin de başlangıç noktası oldu.

ASKERÎ MÜDAHALELER VE VESAYET – "CUMHURİYETİ KORUMA" ADINA DEMOKRASİYE MÜDAHALELER

1960 darbesiyle başlayan dönem, Türkiye'de siyasal iktidarın yalnızca sandıkla değil, aynı zamanda "kurumsal vesayet" mekanizmalarıyla sınırlandığı bir döneme dönüştü. Ordunun, yargının ve bürokrasinin önemli bir bölümü kendisini "Cumhuriyet'in bekçisi" olarak tanımlarken, demokratik siyaset bu sınırların içinde hareket etmek zorunda kaldı.

1961 Anayasası, bireysel hak ve özgürlükler açısından ilerici hükümler taşısa da, aynı zamanda güçlü bir vesayet sistemi inşa etti: Milli Güvenlik Kurulu, üniversiteler, yüksek yargı organları ve basın üzerindeki dolaylı denetim araçlarıyla siyasal karar süreçleri sürekli gözetim altında tutuldu. Bu düzen, "halkın temsilcileri"ne karşı "devletin aklı"nın üstünlüğünü koruyan bir denge oluşturdu.