Geçmişi sevmek başka, geçmişte yaşamak başka

Bugün toplumumuzdaki insanların bir kısmı geçmiş değer ve kurumlarımızı olduğu gibi koruyup yaşam tarzımızı da tıpkı dedelerimizin yaşadığı gibi devam ettirmemizi istiyor. Öte yanda insanlarımızın başka bir kısmı da, bu toplumda sahip olduğumuz temel değerleri reddedip, tamamen yeni değer ve kurumlar etrafında yeni bir toplumsal kimliğe kavuşmamızı talep ediyor. Her ikisi de, bir toplumun yaşam gücünü kaybettiği, kendisini değiştirerek geliştirme gücünün ortadan kalktığı durumda ortaya çıkan tepkilerdir. Ve yine, her ikisi de, gerçekçi olmayan görüşlerdir. Doğru olan toplumumuzun değişen şartlara uyum göstererek, kimliğini kaybetmeden kendini yenileyebilmesidir.

GİRİŞ

İnsan geçmişiyle yaşar. Hatıraları, sevinçleri, acıları, başarıları ve hayal kırıklıkları onun kimliğini oluşturur. Toplumlar da bir bakıma böyledir. Ancak toplumların bireyler gibi tek bir hafızası yoktur. Hafıza bireylere aittir. Milyonlarca insanın hafızasında ortaklaşan hatıralar, değerler, zaferler ve felaketler ise toplumsal kimliğin tarihsel arka planını oluşturur.

Ne var ki geçmişle kurduğumuz ilişki her zaman sağlıklı değildir. Kimi insanlar geçmişi kutsallaştırır, geçmişteki kurumların ve yaşam biçimlerinin değişmeden sürdürülmesini ister. Kimileri ise geleceğe ulaşabilmek için geçmişin bütünüyle reddedilmesi gerektiğine inanır. İlk bakışta birbirine karşıt görünen bu iki yaklaşım, aslında aynı yanılgıdan kaynaklanır: Tarihi, yaşayan ve değişen bir süreç olarak kavrayamamak.

Oysa geçmişi sevmek başka, geçmişte yaşamak başkadır. Geçmişini reddeden toplum köksüzleşir; geçmişine hapsolan toplum ise geleceğini kaybeder.

TOPLUMLARIN HAFIZASI VE ZAMANIN AKIŞI

Fransız filozof Henri Bergson'un zaman anlayışı, geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi kavramamız için önemli bir düşünsel imkân sunar. Bergson'a göre zaman, birbirinden kopuk anların mekanik toplamından ibaret değildir. Geçmiş, bugünün içinde yaşamaya devam eder. Bugün, dünü içerir; ancak onu olduğu gibi tekrarlamaz. Yeni tecrübelerimiz geçmişe yüklediğimiz anlamları da değiştirir.

Bireyler için geçerli olan bu düşünceden hareketle toplumların tarihsel gelişimini de yorumlayabiliriz. Bir toplumun ortak hafızası nesilden nesile değişir. Dün büyük önem verilen bazı değerler zamanla geri plana çekilir. Yeni tecrübeler, yeni başarılar ve yeni felaketler ortak hafızaya katılır. Böylece toplumsal kimlik, tarihsel sürekliliğini korurken aynı zamanda dönüşür.

Toplumları burada yaşayan organizmalara benzetiyorum. Bir organizma hayatta kalabilmek için çevresindeki değişimlere uyum sağlamak zorundadır. Toplumlar da değişen iktisadi, teknolojik ve siyasi şartlar karşısında kendilerini yenilemek durumundadır. Ancak bu benzetmeyi mutlaklaştırmamak gerekir. Toplumlar biyolojik organizmalar değildir. Onları oluşturan bireylerin iradeleri, tercihleri ve çatışmaları vardır. Yine de bir toplumun kendisini yenileme kabiliyetini kaybetmesi, tarihsel varlığını sürdürmesini tehlikeye atar.

Böyle dönemlerde iki farklı tepki ortaya çıkabilir: Bir kesim geçmişi bütün kurumları ve alışkanlıklarıyla muhafaza etmek isterken başka bir kesim geçmişi tamamen reddederek yeni bir kimlik yaratmaya çalışır. Bugün Türkiye'de de bu iki eğilimin güçlü örneklerini görüyoruz.

MEDENİYETLER ÖLÜR MÜ TOPLUMLAR NASIL YAŞAR

Burada toplum ile medeniyet arasında önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Toplum, belirli bir tarihsel süreç içerisinde ortak ilişkiler, kurumlar ve kimlikler geliştiren insanların oluşturduğu yaşayan bir bütündür. Medeniyet ise farklı toplumların katkılarıyla oluşan, zaman ve mekân içerisinde aktarılabilen daha geniş bir kültürel, düşünsel ve kurumsal birikimdir. Dolayısıyla bir toplumun tarihsel varlığı sona ererken onun katkıda bulunduğu medeniyet yaşamaya devam edebilir. Örnek Batı ve Doğu Roma İmparatorluklarıdır.

Batı Roma İmparatorluğu ortadan kalkmıştır. Ancak Roma hukuku, Latin kültürü, siyasi kurumları ve düşünsel mirası, Batı Avrupa'nın ve daha sonra Amerika'nın gelişiminde etkili olmuştur. Roma devleti tarihe karışmış, fakat Roma'nın medeniyet mirası farklı toplumlarda yeni biçimler kazanmıştır.

Doğu Roma, yani Bizans için de benzer bir durum söz konusudur. Bizans'ın siyasi varlığı 1453'te sona ermiştir. Bununla birlikte idari geleneklerinin, şehir kültürünün ve kurumsal mirasının çeşitli unsurları Osmanlı dünyasına taşınmıştır. Elbette Osmanlı, yalnızca Bizans'ın devamı değildir. Türk, İslam, İran ve Bizans geleneklerinin etkileşimiyle oluşmuş özgün bir tarihsel sentezdir. Bugünkü Türkiye de bu uzun tarihsel birikimin mirasçısıdır.

Burada önemli olan şudur: Bir toplumun sona ermesi, onun tarihsel mirasının da yok olması anlamına gelmez. Medeniyetlerin sürekliliği, farklı toplumların devraldıkları birikimi dönüştürerek yeniden üretmeleri sayesinde mümkün olur.

DEĞERLER YAŞAR KURUMLAR DEĞİŞİR

Toplumların devamlılığı yalnızca hatıraların korunmasına bağlı değildir. Toplumsal değerlerle kurumlar arasında sürekli yenilenen bir uyum bulunmalıdır.

Adalet, dayanışma, merhamet, aile veya vatanseverlik gibi değerleri düşünelim. Bunların soyut, yani normatif anlamları ile belirli bir çağda ve toplumda kazandıkları somut anlamlar aynı değildir. Örneğin dayanışma, insanların birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetmesini ifade eder. Ancak belirli bir tarihsel ortamda dayanışma, yalnızca aynı aileye, kabileye, mezhebe veya siyasi gruba mensup insanları kayırmak biçiminde anlaşılabilir. Böyle bir durumda dayanışmanın toplumsal uygulaması, onun ahlaki anlamından uzaklaşmıştır. Benzer biçimde adalet, herkese hakkını vermek anlamına gelirken uygulamada güçlülerin çıkarlarını koruyan bir mekanizmaya dönüştürülebilir. İşte kurumların önemi burada ortaya çıkar.

Toplumsal değerler değişen şartlara göre yeniden yorumlanırken kurumların da bu dönüşüme uyum sağlaması gerekir. Hatta kurumlar, yaklaşan değişimleri önceden görerek toplumsal gelişmeye öncülük edebilmelidir. Bu ilişki tek yönlü değildir. Değerler kurumları etkilerken kurumlar da insanların değerlerini ve davranışlarını dönüştürür. Aralarında karşılıklı bir etkileşim, bir geri besleme ilişkisi vardır.

Medeniyetin devamlılığı, değerlerin değişmeden korunmasına veya kurumların aynen sürdürülmesine değil, değerlerle kurumların tarihsel şartlara uygun biçimde birlikte gelişmesine bağlıdır. Bir zamanlar toplumun ihtiyaçlarına cevap veren bir kurum, başka bir çağda toplumsal gelişmenin önünde engel oluşturabilir. Geçmişte yararlı olmuş olması, onun sonsuza kadar korunmasını gerektirmez.

TÜRK MODERNLEŞMESİ: KOPUŞUN İÇİNDEKİ SÜREKLİLİK

Türk modernleşmesi bu ilişkinin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e uzanan süreçte hem güçlü süreklilikler hem de sert kopuşlar yaşanmıştır. Harf İnkılabı, laiklik, eğitim birliğinin sağlanması, kadınların hukuki ve siyasi haklarının genişletilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi reformlar, geleneksel toplum düzeninde önemli kırılmalar meydana getirmiştir.

Gençliğimde Türk İnkılabı'nın toplumumuzda ciddi bir kimlik krizine yol açtığını düşünürdüm. Bugün ise meseleye biraz farklı bakıyorum. Bir organizmanın yaşamını sürdürebilmesi için bazen artık işlevini kaybetmiş, hatta bütüne zarar vermeye başlamış bir uzvundan vazgeçmesi gerekir. Cumhuriyet'in bazı radikal reformlarını da Osmanlı'dan devralınan tarihsel sorunlar ve çağın zorunlulukları çerçevesinde böyle değerlendiriyorum.

Bu, reformların hiçbir toplumsal maliyeti olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, zorunlu kopuşlar da acılar, gerilimler ve uyum sorunları yaratabilir. Ancak Cumhuriyet'in kuruluşunu Osmanlı geçmişinin bütünüyle reddedilmesi olarak görmek de tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. Güçlü merkezi devlet geleneği, bürokratik örgütlenme, devletin toplumsal ve iktisadi hayattaki belirleyici rolü, aile ve mahalle etrafında şekillenen toplumsal ilişkiler, dinî ve kültürel alışkanlıkların önemli bir bölümü Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürmüştür. Bu nedenle Cumhuriyet, Osmanlı'nın aynısı değildir; fakat ondan tamamen kopmuş, geçmişsiz bir siyasi ve toplumsal oluşum da değildir. Cumhuriyet, Osmanlı'dan devraldığı toplumsal ve kurumsal mirası kimi alanlarda koruyarak, kimi alanlarda ise köklü biçimde dönüştürerek gelişmiştir.